18 Ağustos 2017 Cuma

Bir Datça Masalı


Bir söz vardır “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat” diye. Ben bu yazıda; hem yediğimi içtiğimi, hem de Datça ve çevresinde gezip gördüğüm yerleri kendi izlenimlerimle anlatmak istedim. Siz de benim gibi, tatile çıkmadan önce ya da bilmediğiniz bir yere gitmeden önce internette orası hakkında araştırmalar yapıyorsanız ve karşınıza bu yazı çıktıysa Datça hakkında ufak tefek fikriniz olabilir.

Baştan söyleyeyim, plajda cıstak ve gürültülü müzikler eşliğinde güneşlenmek isteyenler varsa ya da geceleri vur patlasın çal oynasın eğleneyim diyorsanız, Datça o tür beklentilerinizi karşılayamayabilir. Yok ben tatilde huzur istiyorum, dinginlik istiyorum. Eğlenilecek yeri sorarak bulayım, bir suya 10 TL vermeyeyim, yediğim, içtiğim, gezdiğim yerlerde fiyatlar makul olsun diyorsanız bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü Datça, huzurun hakkını fazlasıyla veren bir yer.


Bu sene tatil programımızı biraz salladık. İzinlerimiz yaklaştıkça Ege’yi hedefledik ama yer olarak neresi olsun karar veremedik. Bir ara çadır tatili yapalım dedik, sonra çocuk var, hayatımızda hiç çadırda kalmamışız bizi neler bekliyor bilemediğimizden karavana döndük. Karavandan da bir şekilde vaz geçtik. Oktay her şey dahil bir otelde kalmayı istiyordu. Girelim, tatilimizi yapalım ve çıkalım mantığında. Bense daha gezmeli bir tatil istiyordum. Eğer her şey dahil bir otele gidersek tırım tırım gezmeyi unutacaktık. Çünkü gırla para ödediğimiz otelden, ay dur ben biraz da başka yerleri göreyim diye çıkarsak, tatil bütçemiz ikiye katlanacaktı. Geçen sene gezdiğimiz yerlerde konakladığımızdan tatil çok yorucu olmuştu. Bu sefer uygun fiyatlı bir konaklama yeri bulalım, bir yerde sabit kalalım ama çevreyi de gezelim dedik. Arkadaşlarımız Şirin ve Emrah’ın tavsiyesi üzerine Datça’yı tercih ettik. İyi ki de ettik, çünkü hem çok güzel bir tatil yaptık, hem imkanlarımız doğrultusunda gezdik, hem de bu iki gezenti tiple komşu olduk.

Hamşioğulları’nın tuttuğu evin alt katını tuttuk. Şirin’le Emrah’ın geçen seneki balayı evinde bu sene biz kaldık. Onlar da bu sene Puik ve Maya ile birlikte muhteşem terası olan bir üst kata terfi ettiler. Bizimki 1+1 bahçe katı şirin bir evdi. Konfor yok ama mağduriyet de yok. İhtiyaç duyulabilecek her eşya düşünülmüş. Biz çok memnun kaldık.

Datça bir yarım ada. Mavi ile yeşilin bir arada olduğu bakir kalmış ender yerlerden. Doğası ve havası muhteşem. Nem yok denecek kadar az. Sıcak bunaltmıyor. Hatta, yeryüzünün ilk coğrafyacısı sayılan Strabon’un “Tanrı sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderirmiş.” diye bir çok yerde görebileceğiniz rivayeti var.


Bize göre Datça’nın tek sıkıntılı tarafı (ki bazıları için tercih sebebi olabilir) denizinin ve sahilinin taşlı olması. O yüzden Datça’ya gitmeden önce deniz ayakkabısı almanız iyi olur. Gerçi denizinin taşlı olması bir o kadar da berrak olmasını sağlıyor. Ben denizi taşlı, sahili kumlu yerleri sevmeme rağmen, bana bile denizi fazla taşlı geldi. Tekrar söylüyorum deniz ayakkabısı şart.

Datça yarım adasının Kargı Koyuna yakın bir yerindeydi evimiz. Evimiz diyorum çünkü kaldığımız süre boyunca çok benimsedik. Denize nispeten yakın ama arabayla gitmek daha mantıklı geldi. Yol kısa olsa bile dik yokuşu var. Çocuksuz gidenler için yürümek tercih edilebilir ama çocukla tatile çıkanlar için ya da keyfine düşkünler için araba ile denize gitmek en mantıklısı. Karasal bir iklimden geldiğimizden ve döneceğimiz yer yine karasal iklim olacağından her anı değerlendirelim dedik, gelir gelmez hiç dinlenmeden attık kendimizi Kargı koyuna. Ben Kargı’yı sevdim ama Oktay sevmedi. Denizini ve sahilini fazla taşlı buldu.

Denize girilecek yerler için alternatif çok. Merkezde bile denize girilebiliyor. Kumluk denilen bir sahil var merkezde. Denizi hem sığ hem de sahilde rahatlıkla yer bulabiliyorsunuz. Kumluk deyince sahili kum sanmayın. Sahil tamamen taş, sadece denizin bazı yerleri kum.


Datça’nın muhteşem koyları var. En beğendiklerimiz Palamutbükü ve Ovabükü. Dağ yolundan gittiğimiz için tepeden muhteşem bir manzarayla karşılaştık. Hani şu denizin olağanüstü renkli olduğu fotoğraflar vardır ya. Kıyılar yeşil, ortalar turkuaz, uzaklar ise lacivert olan. Hah işte Palamutbükü aynen öyle. Deniz akvaryum gibi. Tek handikapı birden derinleşiyor. O yüzden yüzme bilmeyenler ve çocuklar için tehlikeli olabilir. Ama Datça’ya gidilince kesinlikle görülmesi gereken yerlerden.


Bu sene edindiğim ve devam ettirmek istediğim iki tecrübe var. Biri sahilde şezlonga ve şemsiyeye para vermek istemiyorsanız, plajda kullanılabilecek türden bir plaj çadırı edinmeniz. Datça’da bile (ekonomik olarak uygun bir yer olmasına rağmen) plajda çadır + şemsiyeye iki kişiden 60 TL alıyorlar. Yerine ve mekanına göre bu fiyat değişse de genelde mantık aynı. Bir şeyler yiyip içerseniz şezlong parası almıyorlar. Ben gitmeden önce Rossmann’dan çok ergonomik bir plaj çadırı almıştım. 2 saniyede açılıyor, 3 dakikada toplanıyor. Gerçi toplama süresi kişiye göre değişse de birkaç “otomatik çadır nasıl katlanır?” youtube videosu izlemenin sonunda o süreyi daha da kısaltabiliyorsunuz. Bir diğeri de gezmeli tatile çıkacaksanız ve aracınız varsa piknik tipi soğutucu dolaplardan götürmeniz. Datça’nın koyları uzak olduğundan ve yollar dağ yolu olduğundan içecek ihtiyacınızı soğutucu dolapla karşılayabilirsiniz.

Şirinler bizi bir akşam Eski Datça’ya götürdü. Ben Eski Datça’ya bayıldım. Tarihi dokunun yanı sıra sıcacık bir atmosferi var. Can Yücel’in evinin önünden geçerken şairin üslubu ile denizi olmayan şehirlere bir kez daha burun kıvırdım. Hoş Eski Datça’da deniz yok ama kokusu var.


Çok beğendiğimiz Eski Datça’yı gündüz gözü ile de görelim dedik ve bir yarım günümüzü oraya ayırdık. Eski Datça’ya gündüz giderseniz mutlaka gecesini de görün, eğer gece giderseniz mutlaka gündüzünü de görün. Çünkü bazı yerlerin gecesi güzel, bazı yerlerin gündüzü, bazı yerlerin ise hem gecesi hem de gündüzü. Eski Datça da onlardan biri..




Programımıza sadık kalıp çevreyi gezme planımıza Uşaklılar Sitesi ile devam ettik. Denizi ve sahili nispeten kum. Kum diye tutturmamızın sebebi bizim ufaklık için. Kovasını ve küreğini her yere taşıdı yavrum. Kum bulmak da bize farz oldu. Uşaklılar Sitesi sahilini de Oktay sevdi, ben sevmedim. Evler çok güzel ama sahil bana çok sıkıcı geldi.


Şirin, Datça’da sivrisinek var demişti. Hatta ben gitmeden önce doğal uçucu yağlardan bir sivrisinek kovucu karışım yapmıştım. Hiç gerek olmadı. Daha doğrusu hiç sivrisineğe rastlamadık. Ama Datça’nın ve belki de tatil yörelerinin çoğunun bu seneki genel sorunu su sıkıntısı. Su belli saatlerde veriliyor. Allah’tan hemen hemen her evin su deposu var da o sorunu da sıkıntısız atlattık.

Görmek istediğimiz bir diğer yer ise Hisarönü’ydü. Marmaris’e yakın ama Datça’ya biraz uzak. Biz oradaki askeri kampa günübirlik gittik. Çok minnoş bir kamp olduğu ve günübirlik kontejanı sınırlı olduğu için sabahın köründe damladık. Çok enteresan bir kamp aslında. 10 motel var. Hepsi 2 katlı müstakil. Her motelin önünde çardağı var. Sabah kahvaltınızı, öğle yemeğinizi, akşam yemeğinizi o çardakta yiyorsunuz. Günübirlikçiler için 3 çardak ayrılmış. Gürültü patırtı yok, self servis yok. Sadece dondurmayı ve içeceklerinizi kendiniz alıyorsunuz. Öğle ve akşam yemeğinde sınırlı bir menü var. Hatta öğle yemeğinde 2 ya da 3 çeşit yemek var desem abartmış olmam. Ama öyle sevimli bir yer ki, 40 çeşit yemek arayışına girmiyorsunuz. Oktay 10 gün burda kalsam şair olurum dedi, o derece ilham verici bir yer. Birkaç tavuk, horoz, ördek, sülün dolaşıyor ortalıkta. Acayip görkemli bir tavuskuşu var. Tavşanların olduğu küçük bir kümes tarzı yer yapmışlar. Çocuklara yetiyor da artıyor bile.


Her ne kadar ilk gidişimizin akşamında Oktay’la çardak yüzünden tartışmış olsak da çok huzur bulduğum bir yer oldu Hisarönü. Eğer burayı okuyorsan sevgili kocam, sabahın köründe yollara düşüp oraya geldiysem ve hakkım olan o çardağı kaptıysam, sırf bizim çardağı işgal edenlere ayıp olmasın diye oturmalarına göz yumarak sandalyede oturmaktan keyif alamazdım kusura bakma.

İki günümüzü Hisarönü’nde geçirdik. İkinci gidişimizde tecrübeli olduğumuzdan denize girerken çardağımıza havlu bıraktık. Böylece kocamın iyi niyetli, benimse cazgır bakışlarımla kimseyi “yerimizden kalk” diye taciz etmemiş olduk.

Datça’nın merkezi minnoş bir yer. Hepi topu 1 saatte çoğu yerini üstünkörü gezebilirsiniz. Yat limanının olduğu yerde balık restorantları ve pup-barlar var. 12 TL’ye de bira var, 20 TL’ye de. Datça’da gözlemlediğim ve saçma bulduğum tek şey, mezelerin 2 yemek kaşığı kadar az ve miktarına göre fiyatının çok pahalı olması. Ben söylendikçe Oktay, bana söylenme, git bloğunda yaz ordan okuyayım dedi. 

Ha bir de halkı badem konusunda çok pinti. Memlekette gırla badem ağacı var, adım başı badem satıyor Datça’nın yerlileri. Geneli de yaşlı amca ve teyzeler. Hatta dede ve nineler. Ama satın almaya yeltendiğinizde zırnık ikram etmiyorlar. Dur teyzem tadına bakayım, beğenirsem alacam demenize fırsat vermeden fırçayı kayıyorlar.

Bir gün Knidos’a gidelim dedik. Antik bir şehirmiş. Yol boyu yaşlı dedeler nineler sazlıktan gölgelik yapmışlar, altında badem satıyorlar. Yol da virajlı ve dar. Oktay bi yaşlı dedenin önünde durdu. Dede bademin ne kadar dedi. Dedem öyle yaşlı öyle huysuz ki, badem ne kadar diye soru olmaz, kaç çeşit bademin var? diye soru olur dedi. Oktay da; peki dedem, kaç çeşit bademin var? dedi. Beş çeşit bademim var dedi dede. Oktay da; peki dedem en ucuzu ne kadar? dedi. Dede daha da sinirlendi. “Bende ucuz badem yok” deyip dövecek gibi bakış attı. O dar yoldan bir geçişimiz, daha doğrusu bir kaçışımız var hala hatırlarken bile gülüyorum. (Bu arada arkamızdan 35 TL. diye bağırdı dedem)

Knidos demişken, Knidos antik bir kentmiş. Ben öyle tarihi kalıntıdan, harabeden, antik kentten pek anlamam. Oktay meraklıdır. Onun isteği üzerine gittik Knidos’a. Yanı başımızdaki tekneler eşliğinde denize girdik. Denizi çok yosunlu ama temiz. Tek bir restoran var. Köftesi ve manzarası çok güzel.


Biz Datça’dayken canım dostum Zeliş de eş zamanlı Akyaka’da tatildeydi. Günübirlik ziyaretine gittik. Akyaka’ya giderken ne zamandır görmek istediğim Selimiye’ye de uğradık. 15 yıl öncesine kadar yolu bile olmayan bu sahil köyü, mavi yolculuk tutkunlarının konaklamaya başlamasından sonra turizmle buluşmuş. Denizi oldukça sığ ve sıcak. Köyde, halkın işlettiği pansiyonlar ve restoranlar mevcut. Masal gibi bir yer Selimiye. Günübirlik gidenler için tadı damakta bırakacak türden sessizliği, huzuru ve leziz yemekleri var. Turizme kapılarını açan bu balıkçı köyü, umarım doğasını ve dokusunu kimselerin bozmasına izin vermez.


Selimiye’de denize girip, yemek yedikten sonra Akyaka’ya Zeliş’in yanına geçtik. Gidiş yolu dağ yolu olduğundan hem çok sapa hem de virajlı. Ama Gökova’nın o eşsiz manzarasını görünce yorgunluğunuz biraz olsun geçti.


5 sene öce Muğla’ya seminer için gitmiş, havalimanında yağıştan ötürü mahsur kalmış ve en yakın yer olan Akyaka’ya tahliye edilmiştim. İyi ki de o yağmur yağmış ve ben Muğla’ya gidememişim demiştim Azmak Nehri kenarında yemek yerken. Kış vakti gittiğim için hiç gezememiştim Akyaka’yı. Ama nedense çok beğenmiştim. Bu gidişimde biraz gezme imkanım oldu. Plajını Datça’ya kıyasla çok kalabalık buldum. Restorantlar yine Datça’ya kıyasla pahalı.  Her şeye rağmen Azmak nehri kenarında ailemle oturmak ve ufak çaplı yer sarsıntısından nasibimi almak da varmış dedim, şükrettim..


Tatil planı yaparken çadır kampı yapmak istiyoruz demiştim ya, Datça’dan dönerken yolumuzun üstündeki orman kampı olan Aktur’a da uğradık. Çadır ve karavan kampları hakkında fikrimiz olsun diye tesisi gezdik. Kamp alanında karavan ve çadır kiralama yok. Karavanınızı ve çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz. Ayrıca apart tarzı evler ve moteller de var. Detaylara buradan bakabilirsiniz.

Datça’da toplam 10 gün kaldık. Son gecemizi doya doya gecelerine ayırdık. Sahile atılmış masaları ve ağaçlara takılmış fenerleri olan yerlerin ışıkları bana hep masal gibi gelmiştir. Ve o masalı gece yaşamak da ayrı bir güzeldi.


Biz Datça’yı ve çevresini çok sevdik. Yorucu ama doyurucu bir tatil oldu bizim için. Ege’ye bir kez daha aşık olduk ve kısmetse eğer kalbimizin yarısını seneye gidip almak üzere Ege’de bıraktık..


10 yorum:

  1. bütün kıyıları gezdım sadecce datca kaldı :) ınsallah oraya da gıtmek nasıp olur :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir tek Datça kaldıysa mutlaka görün derim. Umarım istediğiniz vakit nasip olur..

      Sil
  2. 5 yıldızlı otelde yatarak tatil benim de tercihim değil.Datça'yı göremedim.Güzel bir planlamayla gidilebilir :) Fotoğraflar da çok hoş :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Erkeklerin tatil anlayışı biz kadınlara pek benzemiyor sanırım :) Görmeni isterim Datça'yı.. Fotoğrafları beğendiysen Datça'yı daha çok beğenirsin..

      Sil
  3. OHH SÜPER KESİNLİKLE GİDİLESİ... :)

    YanıtlaSil
  4. Tam benlik yer:) Aslında Datça'yı gördüm. Ama bir kaç saatlik Datça konaklamasını görmüşlük ten saymak ayıp olur. Yol üzeri gidip gördüğüm ve şu an ismini hatırlayamadığım bir parkındaki çay bahçesinde sessizliğin tadını çıkarıp gözleme yediğim harika bir yerdi. Mutlaka tekrar gideceğim. Kaleminize sağlık. Sevgiler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir kaç saatten ziyade en az bir kaç gün geçirilmesi gereken bir yer Datça. Hem zaten bi kere havasını aldıysanız mutlaka tekrar yolunuz düşer. Dilediğiniz zamanda gidip dilediğinizce bir tatil geçirmenizi dilerim :)

      Sil
  5. Datça maalesef benim de görmediğim bir yer... inşallah bu sene planlarıma dahil edeceğim. Selimiye' de kaldım, müthiş huzurlu ve keyifli bir yer. Harika bir gezi yapmışsınız. Karavan benim de hep aklımda olan bir tatil şekli, istediğin yerde dur konakla misali. Araştırayım en iyisi.
    Elinize sağlık yazı ve fotoğraflar için. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selimiye çok huzurlu değil mi? Karavanı ben de sizin dediğiniz gibi sanıyordum ama istediğimiz yerde duramıyormuşuz maalesef. Camping alanı olması gerekiyormuş. Diğer türlüsü güvenli olmuyormuş. Datça'ya giderseniz izlenimlerinizi paylaşırsanız sevinirim. Yazıyı ve fotoları beğenmeniz de ayrıca mutlu etti :)

      Sil

Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...