16 Kasım 2017 Perşembe

Kreş Kreş Diye Nicesine Sarıldım..

Birazdan okuyacaklarınız bir annenin çocuğunu kreşe verme döneminde ve sonrasında yaşadıklarını anlatmaktadır. Okuyacaklarınız fazlasıyla araştırma, normal düzeyde endişe ve eser miktarda memnuniyet içermektedir. Ve tamamiyle kendi düşüncelerimden ibarettir.

Kızım 4,5 aylıkken işe başladım ve kızıma 4,5 aylıktan itibaren anneannesi ve babaannesi dönüşümlü baktı. Hem de yaşları ve rahatsızlıklarına rağmen kendi düzenlerini bozup bizim evimizde bakma özverisini göstererek. Onlara minnetim, borcum ömür boyu sürecek..

Kayınvalidemin rahatsızlanması ve kendisini ani bir şekilde kaybetmemiz, annemin yaşı ve hastalıkları sebebiyle çocuk bakımında tek başına zorlanması (buna rağmen kızıma kendi evinde bakmaya isteyerek devam etmesi) bizim kreş arayış serüvenimizi hızlandırmamıza neden oldu. Aileme uzak oturuşum, sabah çocuğu bırakıp akşam alma ihtimalimizin çok düşük oluşu, çocukla birlikte kendi evimden ayrılıp bir süre annemlerde kalışımızın yaşattığı manevi zorluklar kreş olayını bizde zorunlu hale getirdi.

Kendimi hızlı karar verebilen ve verdiği kararlarda da çok fazla hayal kırıklığı yaşamayan biri sanırdım, değilmişim. Kreş aramaya başlamadan önce internetten onlarca forumda yorumlar okudum. Erken yaşta kreşe gitmenin avantajlarını/dezavantajlarını öğrenmeye çalıştım. Sorularımla, çocukları kreşe giden arkadaşlarımın beyinlerini patlattım. Yetmedi, “Özel Kreş ve Gündüz Bakımevleri İle Özel Çocuk Kulüplerinin Kuruluş ve İşleyiş Esasları Hakkında Yönetmeliği” inceleyip önemli yerlerin altını çizdim. O da yetmedi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın web sitesinde yer alan ve açılış izni alan kreşlerin listesini çıkardım. Eşe dosta önerebilecekleri kreşleri sordum. Aklıma yatanların bazılarını telefonla arayarak, bazılarıyla yüz yüze görüşerek bilgi aldım. Evime yakın üç kreşin ikisi ile gidip görüştüm. Çoğuna kızım ve eşimle birlikte gittim. İçime sinen de oldu, sinmeyen de. İçime sinenlerin bulunduğu semtlerde ev aradım.  Ne de olsa kreş eve yakın olmalıydı. İçime sinmeyenlerde beni rahatsız eden durumlar vardı. Mesela içeri girdiğimde burnumu yakan çamaşır suyu kokusu, kreşte pişmeyen yemek, fiziki şartları uygun bulmayışım, fiyatların çok yüksek oluşu, servislerinin olmayışı gibi.



Buraya kadar okuduysanız, aklınızdan iki şey geçmiş olabilir. Bir tanesi “aynı ben, ben de kreşin ıncığını cıncığını araştırırım”, diğeri de “ne gerek var bu kadar araştırmaya, kreşler üç aşağı beş yukarı aynı, ver işte birine çok takılma.” 

Aklından birincisini geçirenler için iki çift sözüm olacak: “Çok araştırma kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.” Aklından ikincisini geçirenler için de iki çift sözüm olacak: “Doğru söylüyorsun kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.”

Bu kadar uğraş, bu kadar çaba 2016 yılının Eylül ayında tamamen zorunluluktan, 28 aylık bezli ve emzikli kızımın işyerime çok yakın ama içime sinmeyen bir kreşe başlaması ile son buldu.

Bu zorlu süreçte bizim tek şansımız öğretmenden yana oldu. Kızım öğretmenini çok sevdi. Hatta öğretmenine, öğretmeni tuvaletini yapmaya gittiğinde bile yanında duracak kadar bağlandı. Öğretmeni de onu çok sevdi. Ben de öğretmeni çok sevdim. Ama bunun dışında kalan bütün faktörler benim gözümde negatifti.

Hep derlerdi kreşe başlayınca hastalıklar da başlar diye. Yok ya her çocuk farklıdır derdim. Hem benim çocuğum 16 ay anne sütü aldı. Bağışıklığı yüksektir. Öyle zırt pırt hasta olan bir çocuk da değil. Olmaz öyle şey diyordum ki, birkaç hafta sonra hastalandı. Yaklaşık 5 ay sonra yüksek ateş ve dinmeyen öksürükle kendimizi acilde bulduk. Teşhiş, bronşit. Sonuç, kreşe elveda..



Kreşe devam ettiği süre içerisinde, akşamları çocuğumu kreşten aldıktan sonra ağlayarak eve gidişim, evde eşime cozlayışım, mevcut düzene lanet edişim, kapitalist sistemin çarklarına tükürüşüm, eğitim sisteminin güdüklüğüne veryansın edip “hani sosyal devlettik?” diye ağlarken iç çekişim çok olmuştur. Hatta kreşin ilk aylarında ömrümden ne kadarını bilemediğim bir sürenin eksildiğini de zaman zaman merak ederim.

Buraya kadar da okuduysanız eğer “ah be güzelim, ne üzdün o kadar kendini, akışına bırakaydın, ne o kadar yıprattın kendini” demiş olanlarınız için söylüyorum: “Doğru söylüyorsun kardeş, kreş için böylesine yıpranmaya gerek yok. Düzeni değiştirecek gücün yoksa, ya düzenin bir parçası oluyorsun ya da düzenden ayrılarak kendi düzenini kuruyorsun.” Çok anarşik gibi görünse de maalesef öyle.

Kreş arayışımda, çocuğum dahi olsun, süper etkinlikler yapsın, içindeki sanat aşkı ortaya çıksın, o müze senin bu tiyatro benim gezsin vb. gibi beklentilerim hiç olmadı. Üç şeye önem verdim. Birincisi kreşin fiziki şartları, ikincisi öğretmenlerin çocuğuma gösterecekleri ilgi ve sevgi, üçüncüsü ise beslenme ve hijyen.



Kreşe giden çocuk şöyle başka oluyor, böyle özgüvenli oluyor, anasınıfına başladığında kreşe gitmeyen çocuklardan şöyle fark ediliyor gibi söylemlere bir dönem inansam da sonrasında karşısında oldum. Bana göre anne ya da baba ya da bakımını üstlenen her kimse; çocukla yeteri kadar ilgileniyorsa, çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimine uygun yetişmesini sağlıyorsa, çocuğu ile doyurucu vakit geçiriyorsa o çocuğun kreşe gitmesi o kadar da şart değil. “Aaaa ama çocuk bu, yaşıtlarıyla vakit geçirmesi lazım, sosyalleşmesi! lazım, evin içinde hep anneyle, hep bakıcıyla, hep anneanneyle nereye kadar, cık cık cık” diyenleri duyar gibiyim. Haklı olabilirler ama kızımın geçen seneki kreş öğretmeni ile birkaç gün önce telefonda görüştüğümüzde, “bu yaştaki çocukların yaşıtlarıyla/akranlarıyla vakit geçirebilecekleri daha çooook uzun bir zaman var önlerinde. O yüzden şartlar el veriyorsa kreşe gitmese de olur” dedi.



Eğer anne/baba/bakıcı/anneanne/babaanne tvden, tabletten, cep telefonundan uzak bir şekilde yaşayıp çocuğa kitap okuyorsa, çocuğu parka götürüyorsa, markete gidip birlikte alış veriş yapıyorsa, çocuk –varsa- komşu çocukları ile oyunlar oynuyorsa, hatta ve hatta anneanne ile ya da babaanne ile kabul günlerine bile gidiyorsa, çocuğun evde karalayacak defterleri, kesip yapıştıracağı kağıtları varsa tekrar söylüyorum kreş çok da şart değil bence. 

Hangi durumda kreş şart? Anne çalışıyorsa/çalışmak zorundaysa/çalışmak istiyorsa ya da çocuğunun kreşe gitmesini istiyorsa.

Yine bana göre kreş/yuva adı her ne ise çocukları ile yeteri kadar ilgilenemeyen, kendi öğretecekleri sınırlı olan kişiler için biçilmiş kaftan. Çocuğun eline -resim yapmayı geçtim- karalama yapsın diye kalem vermemiş, tvnin karşısına oturtup kendi keyfine bakmış, iki satır masal okumamış, birlikte iki yumurta kırmamış ebeveynler derhal göndersinler çocuklarını kreşe.



Başından beri –öğretmeni bile- kızımın yaş grubundaki çocukların ÖZBAKIM gerektiren çocuk grubu olduğunu, biraz daha büyük verilse daha iyi olacağını düşünüyordum. Ben erken yaşta kreşe verilen çocukların fiziksel ve duygusal olarak ne gibi zorluklara maruz kaldıklarını az çok biliyorum. İkinci üniversite kapsamında Çocuk Gelişimi bölümünde okuyorum. Araştırıyorum. Ve anladığım şu. Her çocuk farklı. Her çocuğun gelişimsel süreci benzer gibi görünse de birbirinden farklı. Her ebeveynin kreşten beklentisi farklı.

Sizin beklenti sıralamanızda birinci sırada yer alan fiziki şart, bir başkasının sıralamasında yer almayabilir. Ya da öğretmeni iyi olsun gerisi olmasa da olur diye bir beklentiniz de olabilir. Ya da eve yakın olsun başka bir şey istemem de diyebilirsiniz. O yüzden beklenti, tamamen kişiye bağlı. 

Geçen seneden beridir okuduklarımdan, araştırdıklarımdan, gözlemlediklerimden ve tecrübelerimden kreşlerle ilgili beklentilerimde şu sonuçlara varmıştım:
  • Kreşin fiziki şartları uygun olmalı. Mesela uyku odası ve oyun odası ayrı olmalı. Odaları gün ışığı almalı ve sık sık havalandırılmalı. (Ki zaten Yönetmelik de böyle buyuruyor). Tıbben, yatakhanede yatan çocukların sayısını anne ve babalarının sayısı ile de çarpın diyorlar. Yani uyku odasında 20 çocuk varsa kendileri de dahil 20X3=60 demekmiş. Çünkü çocuklar evden gelirken beraberlerinde annelerinin, babalarının varsa kardeşlerinin virüslerini de getiriyormuş. Uyudukları ortamda da bu virüsler sirkülasyon halinde dolaşıyormuş. Bunu ben demiyorum tıp diyor. Bu sebepten uyudukları odada ne kadar az çocuk olursa o kadar iyi. Tabi uyutmayan kreşler de var. O da bir tercih.
  • Müstakil ve güvenli bir bina olması, her mevsim oyun oynayabilecekleri bir bahçelerinin olması büyük avantaj. Bahçeden kastım zemine döşenmiş yeşil halı kaplı camekanlı alan değil. Taşı toprağı olan, bahçesinde ağaçları, çiçekleri olan, salıncağı kaydırağı olan bir bahçe. Çünkü çocuklar açık havada toprakla oynamayı, kaydıraktan kayıp toza çamura bulanmayı, yaratıcı drama dersinden daha çok seviyor.
  • Sınıf mevcudu 10’u geçmemeli. Yönetmelik 0-36 aylık çocukları max. 10 kişi, 37-77 aylıkları max. 20 kişi ile sınırlandırmış olsa da okul öncesi dönemde -özellikle kreş ve gündüz bakımevlerinde- sınıfın kalabalık olması bana göre dezavantaj. Çünkü öğretmenin o yaş grubu ile daha çok ilgilenmesi gerekir. Sayı arttıkça da bu mümkün olmuyor. Hatta kreşte toplam kapasitesinin yarısı kadar çocuk olmalı. (Kreşin toplam kapasitesi 200 ise max. 100 çocuk olmalı).
  • Sevecen, ilgili öğretmenler ve idareciler olmalı. Çocuk-öğretmen-ebeveyn döngüsü aktif olmalı.
  • Çağdaş bir yapıları olmalı.
  • Sınıfta tek öğretmen olmalı. Asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen adı altında bir işleyiş olmamalı. Çocuklar iki öğretmen arasındaki minicik bir çekişmeyi bile fark ediyorlar maalesef ve bu da otoritenin kimde olduğunu anlamalarında kafa karışıklığı yaratıyor. Tek öğretmen ama yeterince stajyer olmalı. Çünkü bir ipte iki cambaz oynamaz.
  • Hijyenden kastettikleri çamaşır suyu olmamalı. Bir kreşi ziyarete gittiğinizde sınıflar ya da kreşin her hangi bir yeri buram buram tuvalet ya da çamaşır suyu kokuyorsa kaçın ordan. Çünkü temizlik anlayışını çamaşır suyu ile bağdaştıran bir zihniyetle çok fazla mücadele edemezsiniz.
  • Etkinliği oyunla harmanlamalı. 
  • Yemekler kreşte pişmeli ve yemek listeleri sağlıklı olmalı (sarelleli ekmekten kahvaltı olmaz, paketli meyve suyundan da bi hayır gelmez)
  • Fiyatı makul olmalı. Buradaki makul fiyat kişiye ve gelire göre değişse de vitrini cilalı olması pahalı olmasını gerektirmiyor. Çünkü çoğunun mobilyası İKEA’dan alınmış sandalyeler, masalar, tabureler ve dolaplardan ibaret. Çoğunda seramik dersi var, çoğunda yaratıcı drama adı altında ne işe yaradığını çok da kavrayamadığım bir ders var, çoğunda yabancı dil dersi var. (Bazılarında Türk öğretmen + Yabancı öğretmen sürekli bulunuyor. Çocuğum 4 yaşında İngilizce’yi yalasın yutsun, cebimden de balya balya para çıksın diyorsanız anadili ile birlikte yabancı dil eğitimini eş zamanlı veren kreşleri tercih edebilirsiniz.)
  • Ve belki de en önemlisi içinize sinen bir kreş olmalı.
Kreşlerin işleyiş mantığı üç aşağı beş yukarı aynı. Çocuk konforlu, vitrini boyalı, çok pahalı kreşten bir şey anlamıyor. İstemiyor da. Çünkü onun ihtiyacı olan sadece sevgi, oyun ve özbakım. Lüksü, daha fazlasını, daha cilalısını isteyen bizleriz.

Önemli olan tek bir şey var aslında. Ne kreşin sizin içinize sinmiş olması, ne fiyakalı bir kreş olması, ne bahçesindeki ineği sağıp organik yoğurt yapması, ne atomu parçalayacak dahi çocuklar yetiştirme garantisi vermesi, ne etkinlikten başımızı kaldıramıyoruz diyen bir kreş olması, ne eve yakın olması, ne de fiyatının uygun ya da pahalı olması. Edindiğim tecrübelere göre önemli olan tek bir şey var bence. O da çocuğunuzun mutlu bir şekilde kreşe gitmesi, orada mutlu olması ve mutlu bir şekilde çocuğunuzu almanız. Buradaki mutluluk üçlemesi çocuk, ebeveyn ve öğretmenden oluşuyor. Formül basit: Mutlu öğretmen = Mutlu çocuk = Mutlu ebeveyn.



Kreşe giden bir çocuğunuz varsa ve çalışan bir anneyseniz şu duyguları ve düşünceleri de zaman zaman yaşamamanız mümkün değil. Bir kere sabahın köründe kalkıp uyuyan çocuğunuzu uyandırmak başlı başına bir vicdan azabı. Kreş evinize yakın değilse çocuğu her sabah şehir trafiğinin içine sokarak götürmek ve akşam da aynı şehir trafiğinin içine sokarak eve getirmek ayrı bir vicdan azabı. Çocuğu kreşe bıraktığınızda başlarda arkanızdan ağlayan, sonrasında melül melül bakan gözlerle sınıfın yolunu tutan çocuğun arkasından bakakalmak ayrı bir vicdan azabı. Mesai saatlerinizden dolayı çocuğu sabahları erkenden kreşe bırakmak ve akşamları da en son almak başka bir vicdan azabı. Çocuk her hasta olduğunda çalışıyor olmanızın verdiği yükün altında ezilmeniz, ulan çalışıyorum da napıyorum atomu mu parçalıyorum diye yaptığınız işi hor görmeniz ayrı bir boyut. Onu bir gün kreşten üzgün ve mutsuz aldığınızda “Acaba yanlış mı yapıyorum? Ya hayatının bir yerlerine bu duygular yerleşirse? Çocuğuma el bakacağına ben mi bakmalıyım?” diye hayatı sorgulayan ve kendinizi suçlayan düşünceler de bambaşka bir boyut.

Ama çocuk büyüyecek. Hep 3 yaşında ya da 5 yaşında kalmayacak. Çocuğa annesinin bakması maddi ve manevi anlamda müthiş bir ayrıcalık. Ama çocuğunuza siz de bakıyor olsanız o çocuk bir gün büyüyecek ve zorunlu eğitim yaşı geldiğinde zaten sistem kolundan tutup onu okula götürecek. Önemli olan o döneme kadar süreci iyi yaşamak. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmak. Keşke her anne/baba sosyo-ekonomik şartları bozulmadan kendi gönlünce çocuğuna bakabilse. Ülke politikası çalışan kadına 4 aylık doğum izni ile değil de en az 2 yıl çocuğuna maddi kayıp yaşamadan bakabilme imkanı sağlasa. Ne yazık ki ülke şartlarında çalışan bir anneyseniz, bakım konusunda yeterli desteğiniz yoksa çocuğunuz bakıcı/kreş ikileminden birinin içinde bulacak kendini. O yüzden çok da yıpranmadan süreci atlatmak gerekiyor.

Kızım 2 aydır başka bir kreşe gidiyor. Gittiği kreşin bana göre avantajları da var, dezavantajları da. En büyük sorunumuz ulaşım. Kreş başka semtte, evim başka semtte, işyerim başka semtte. Sınıfları kalabalık, asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen olarak iki öğretmen var. Uyku odasında 44 çocuk uyuyor. Yemekhanede bütün çocuklar aynı anda yemek yiyor. Gürültüyü, şamatayı bi görün. Ama güvenilir bir yer. Kafama yatan tarafları daha fazla.

Geçen yıldan bu yana ikisi kızımın devam ettiği kreş olmak üzere toplamda 18 kreş gezdim. Bir dönem Montessori eğitim sistemine merak sardım, baya araştırdım. Hatta blogda da yazdım. Prensip olarak benimsemiştim de ama ülkemizdeki Montessori eğitim metodunu uygulayan okulların dudak uçuklatan fiyatlarını gördükçe ve bu okulları birebir görme fırsatı buldukça çok da elzem bir metod olmadığını anladım. Evde Montessori uygulamaları ile felsefesini öğretebileceğimi düşündüm ve şartlarımıza uyan yanlarını çocuğuma öğretmeye çalıştım. Hala da devam ediyorum. Ama kalbim Waldorf'tan yana.



Gördüğüm kreşlerin hepsinden her anlamda çok şey öğrendim ve gözlemledim. Mesela kreş/okul kurumsallaştıkça sınıf sayısı artıyor. Kurumsal bir yapıysa ve birden fazla şubesi varsa sınıf mevcudu genelde 16 kişi. Bunu avantaj olarak değerlendiren kreş yönetimi de var. Dezavantaj olarak gören kreş yönetimi de. 

Avantaj olarak görenlerin gerekçeleri, kalabalık sınıfta kreşe giden çocukların anaokuluna ya da ilkokula başladığında akran zorbalığına daha az maruz kalmaları. Akran zorbalığı nedir derseniz; çocuk ve ergenlerin benzer yaş grubu çocuk ve ergenlerden fiziksel, duygusal ve cinsel olarak maruz kaldıkları örseleyici kötü muamelelerin tümüne verilen ad.

Çocukların ilgiye ve sevgiye ihtiyaç duydukları bir dönemde kalabalık sınıfa maruz kalmalarını bazı kreşler dezavantaj olarak görüyor. Çünkü öğretmenin her çocukla yeteri kadar ilgilenemeyeceği kanısında. Ki bence de öyle. Dediğim gibi doğrularınız beklentilerinize ve neye inanmak istediğinize bağlı.

Bizim en büyük handikapımız oturduğumuz semtte fazla kreş bulunmamasıydı. O yüzden oturduğum semti değiştirmek istediğimden çok fazla kreşe baktım. Doğrusunun bu olmadığını da anladım. Çünkü kafanıza yatan bir kreş için evi barkı taşıyıp, çocuk o kreşe alışamadığında ortada kalma ihtimaliniz var. Bu sebeple kreşe göre ev değil, eve göre kreş bakmak en mantıklısı. Malum ülkemizdeki sınav sistemleri zaman zaman değiştiğinden, iyi okulların olduğu semtlere doğru bir kayma da başladı. O yüzden iyi düşünüp doğru karar vermek lazım.



Gerçi hep savunduğum bir şey var. Çocuğun çiçek gibiyse nerede olsa açar. Bağnaz bir düşünce gibi görünse de öyle. Bizlerin yapabileceği çocuklarımızın en iyi, en pahalı eğitimi almasını sağlamak değil. Şartlarımıza en uygun koşulu en optimal düzeyde çocuğumuza sunabilmek. Ve kreş arama sürecinde yaşadığım tüm olumsuzluğa ve hayal kırıklığına rağmen hala parasız eğitimden yanayım. Hatta hatta okulsuz eğitimden yanayım. Parasız eğitim mümkün değil biliyorum ama en azından özelleşen eğitime kamyonla para dökme yanlısı değilim. Çünkü servet döktüğümüz kreşlerin makul olanlardan çok da bir farkı yok. O kadar çok parayı verince farkı varmış gibi hissediyoruz ya da ona inanmak istiyoruz hepsi bu. Şunu öğrendim: iyi hastane yok, iyi doktor var; iyi okul yok, iyi öğretmen var.

Kreş arayışım hala devam ediyor. Zor beğendiğimden ya da çocuğumun uyum sağlayamamış olmasından değil. Evimin, işimin ve kreşin farklı semtlerde olmasından. 

Geçen sene, görüşmeye gittiğim kreşlere yukarıda madde madde yazdığım kriterlerle giderdim. Şimdi görüşmeye gittiğim kreşler “Bizden beklentiniz nedir?” diye sorduğunda tek bir şey söylüyorum. Çocuğum öğretmenini sevsin ve kreşe isteyerek gelsin yeter. 

Not: Kızım hala ilk kreş öğretmenine resim yapıyor, onu özlediğini söylüyor ve farklı şehirlerde olmamıza rağmen hala öğretmeniyle iletişimimiz devam ediyor.

Birgül Öğretmene ithafen..

Fotoğraflar: Pinterest

8 yorum:

  1. Neslicim kreş konusundaki hassasiyetini ve deneyimlerini biliyorum. Yazıyı ilgiyle okudum. Çok doğru bir noktadasın. Beklentilerin Realistik. Gözlemlerini ve tespitlerini çok yerinde buldum, ellerine sağlık.

    Çocuğa evde yeterli ilgi ve bakım veriliyorsa -anneanne ve ya bakıcı tarafından- (ekrandan olabildiğince korumak, oyun oynamak, yemek yapmak, el ve sosyal becerilerini geliştirmek, dışarıda vakit geçirmek dediğin gibi) kreş şart değil diyenlerdenim. Sadece okul öncesi 1 yıl şart. Burada da kanun bunu söylüyor. Yani devlet 2,5 yaşından itibaren ücretsiz kreş imkanı sunsa da bu yaşlarda göndermek ailenin insiyatifinde. Ancak okul öncesi 1 yıl (yani çocuk 5 yaşını doldurunca) göndermek zorunlu. Bu da senin dediğin gibi o yaşa kadar eline kalem almamış, makas almamış, kendi montunu giyemeyen, kendi yemeğini yiyemeyen çocuklar olabileceği ön görülerek oluşturulmuş bir kural sanırım :)

    Çocuklarım montesori kreşe gidiyor. Bu konuda da 2 kelam edeyim. Dekorasyon ne kadar minimal ve ahşap; oyuncaklar ne kadar renksiz-ışıksız ve gösterişsizse o kadar montesori oluyor :)) yani o çılgın dekorasyonlu, renkli, pahalı kreşler çok fazla uyarana maruz kalmak demek. Mesela yazıda senin kullandığın görsellere baktım. Evet çok tatlı ve sevimli dekorasyonlar. Ama mesela onlar bir tatil köyünün çocuk klübünde olabilir. Bir haftalığına gidilecek bir yerde değişik ve unutulmaz gelebilir. Haftada 1 gidilecek bir kurs için motive edici olabilir mesela bana göre... sürekli o ortamda bulunmak dikkat dağıtır, yaratıcılığı köreltir gibi geliyor. Banyoda sade beyaz bir lavabo olsa, çocuk oranın safari ormanı olduğunu kendi hayal etse, daha sağlıklı gibi geliyor :)

    Bir de bizde dikkatimi çeken şey; senin dediğinin aksine öğretmenle bağ kurmamak oldu.. öğretmen kesinlikle özel olarak ilgilenmiyor, duygular şelale şeklinde sevgi bağı kurmuyor :)) öğretmen başlarında, yol gösterici, sorun çözücü, kural koyucu, hakem olarak duruyor. Belli bir resim saati, müzik saati vs yok. Çocuklar ne isterse onu yapıyor. Ne yaratıcı drama, ne yabancı dil, ne satranç, ne bale, ne masal saati.. özel olarak hiçbir şey yok!

    Elişi-resim, oyun, bahçe, spor salonu olarak 4 ana grupta etkinlik var. Bunun dışında hiçbir şey yok. Büyüklerin olabilecek en az müdahalesiyle, çocukların kendi arasında oynaması sağlanıyor özünde. O kadar sade ve basit bir sistem ki anlatam. Hiç bir iddiası yok :))

    Bir de öğretmen önemli, çocuk öğretmeni sevsin demişsin. Ben burada karşı çıkacağım bir tek. Çocuğun öğretmeni sevmesi önemli değil, senin sevmen önemli :) deneyimli, aklı başında, görgülü-kültürlü bir kadın olsun yeter diyeceğim :) tam tersi bana nedense çocuğa “bebeğim, tatlım” diye konuşan, övgüye boğan, fazla enerjik ve ya tezcanlı yapıda öğretmenler itici geliyor :) kreş öğretmeni daha otoriter, sakin ve tatlı sert yapıda olmalı bence. Çocuk öğretmene büyük bir hayranlıkla bağlanmazsa, diğer çocuklarla (öğretmenin ilgisi için) rekabete de girmez, onaylanma-taktir ihtiyacı da duymaz daha cool olur gibime geliyor �� benim görüşüm tabi.

    Sana bu yolda bol şans diliyorum. Umarım arayışın istediğin kriterlerde, içinize sinen bir kreş bulmanla nihayete erer. Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Başakcım, yazdıklarını sindire sindire iki defa okudum. Böyle derinlemesine yorum yazman, düşüncelerini ve tecrübelerini paylaşman benim için çok önemli. Çünkü senin fikirlerine fazlasıyla değer veren biriyim.

      Bakış açına hayranım. Hatta benim bakış açıma farklı bir boyut da kattın yazdıklarınla.

      Okul öncesi 1 yıl gitme zorunluluğu bana da mantıklı geldi. İlkokula giden bir çocuk ayakkabısını bağlayabilecek durumda olmalı. Belki de ülkemizde de bu eksiklik fark edildiğinden anasınıfı zorunlu hale getirildi. Hatta bu senenin ortasında yapılan bir düzenleme ile 54 aylık çocuklar da zorunlu anaokuluna gidecek.

      Yazıda kullandığım görsellere gelirsek.. Pinterestten, googledan o kadar çok görsel taradım ki.. Google'da "kreş" diye arattığımda renklerden, karmaşadan geçilmeyen fotoğraflar karşıma çıktı. O yüzden aramamı pinterestten İngilizce dilde taradım. İlk görsel bir Waldorf sınıfı. Daha ne görseller var bir bilsen. Sade, sınıfın içinde gerçek ağaç olan dizaynlar falan. Emin ol ben de fazla renkli sınıflardan ya da dekorasyondan yana biri değilim. Çocukların dikkatini dağıttığına ve yaratıcılıklarını öldürdüğüne ben de inanıyorum. Ama ülkemizdeki kreş dekorasyonları maalesef çok renkli ve karışık. Hayalimdeki okulların ya da sınıfların görsellerini daha çok paylaşmak isterdim ama dediğim gibi ülkemizin kreşleri şu anda yazıda gördüklerinden daha renkli ve karmaşık. Kreş deyince çoğu kişinin aklına rengarenk eşyalar geldiği için öyle döşüyorlar sanırım :)

      Montessori'nin en sevdiğim taraflarından birisi de eşyaların sade ve ahşap oluşu. Geçenlerde kızımın gittiği kreşin sınıfına oyuncak alınacaktı. Sınıfta para toplandı, ben ve eşim de oyuncakları almaya gittik. Oyuncakçıda satıcı çocuk hemen plastik oyuncaklara yönlendirdi bizi. Çünkü kreşler için genelde plastik oyuncak tercih ediliyormuş. Çünkü plastik oyuncak alınırsa (ucuz olduğundan) çok fazla çeşit alınabilirmiş. Hala niteliğe değil niceliğe önem veren bir milletiz Başak. Ve ben elimden geldiği kadar (ve paramızın yettiği kadar) ahşap oyuncak almaya çalıştım. Umarım bu farkı fark eden birileri olur da devamını getirir.

      Montessori eğitim sistemine gelirsek.. Montessori'nin felsefesi aynı olsa da emin ol ülke uygulamaları farklıdır. Ya da bizim burda farklı. Minimal bir dekorasyonu ve ahşap materyalleri (onlar materyal diyor) olan çoğu kreş kendini Montessori okulu ilan ediyor. Bir kaç aylık kurslarla verilen eğitim sertifikaları da cabası. O yüzden yurt dışı uygulamaları ile burdaki uygulamaları kıyaslamam bile. Şundan adım gibi eminim. Sizin ordaki Montessori okulu gerçek anlamda Montessori eğitimi veren bir okuldur. Benim burda gezdiklerim çocuğa özgüven aşılayacağız diye yapayalnız bırakan okullardı. Yine de bir kaç saatlik gözlemim yanıltıcı da olabilir.

      Şu resim saati, yaratıcı drama dersi, seramik dersi bana o kadar anlamsız geliyor ki. Hepsi olsun ama çocuk istediğine katılsın. Resim yapmayı sevmeyen bir çocuğu zorla o masaya oturtup elma boyatmasınlar. Ama ne mümkün.

      Çocuğun öğretmeni sevmesi konusunda senin bakış açını da değerlendirecem. Çünkü dediğim gibi bana farklı bir bakış açısı kattın. Sevme konusunda şuna ben de karşıyım. Mesela kızımın gittiği kreşte bazı öğretmenler velilerin yanında çocuklara "aşkım" diye hitap ediyor. O kadar samimiyetsiz ve itici geliyor ki bana. Bir çocuğa tek bir şekilde hitap edilmeli. O da ismiyle.

      Sevmeden kastım şu. Zaten çok küçük yaşta gidiyorlar kreşe. Bilmedikleri, alışkın olmadıkları bir ortamda öğretmenle bağ kurmaları sanki kendilerini güvende hissettirir gibi geliyor. Ki zaten çocuk, kendisini seven birisinin yanında kendini güvende hisseder (gibi geliyor). Ben mesela şu anki öğretmenle bir bağ kuramadım. Belki de o yüzden kızımın da bağ kuramadığını düşünüyorum. Ya da tam tersi. Kızım bağ kuramadığı için ben bağ kuramadım. Ama onaylanma-taktir ihtiyacı duymadan bağlanmak konusunda kesinlikle aynı fikirdeyiz.

      Tekrar söylüyorum. Senin görüşlerin benim için çok önemli. Bakış açıma farklılık kattığın için teşekkür ederim Başakçım.

      Sil
  2. Küçük bir şehirde yaşadığımız için sanırım bu kadar araştırma yapmamıştım. İlk defa kreşe yazdırmaya karar verdiğimizde Montessori eğitimi veren kreşi seçmiştim ama çok büyük bir hata yaptığımı geç farkettim.
    İstediğim kriterlerin hepsini barındıran bir kreş bulmaktansa, evime,işime yakın olanı tercih ettim. Ama kızım mutlu, ben mutlu herkes mutlu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dediğim gibi bizim en büyük handikapımız oturduğumuz semtte 3 tane kreş olmasıydı. Onlar da içler acısıydı. O yüzden bu kadar araştırdım. Yoksa üç aşağı beş yukarı kreşler aynı mantıkta işliyor. Tabiki eve yakın olması çok büyük avantaj. İlk seçiminizin hata olması kötü olmuş. Şimdi hepinizin mutlu olması en güzeli :)

      Sil
  3. Evli değilim ama yazını okurken o duygunu çok iyi hissettim.Çaresizlik zor bir durum :( Bizim ülkemizde insana değerin yeterince verilmediğini düşünürüm çoğu kez.Bir de bu insan çocuksa daha bir önem verilmeli diye düşünüyorum.Onlar bizim geleceğimiz.Çalışan annelere en az 3 yıl ücretli izin verilmeli bence.Böylece çocuklar daha sağlıklı şekilde büyür.Öbür türlü güvenli bağlanma problemi olduğu için tüm yaşamı sıkıntı içinde geçebilir.Dilerim kısa sürede çözersin sorunu.Kolay gelsin sana Neslihancığım :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah Yurdagülcüm ah.. Değil 3 yıl ücretli izin, ücretsiz izni zor alabilen çalışan anneler var. Keşke devlet buna bir el atabilse.. Teşekkür ederim arkadaşım.

      Sil
  4. cok uzun detaylı bir yazı olmus ama doğru şeylerden bahsetmişsin canım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Özet tek cümle aslında. Mutlu öğretmen = Mutlu çocuk = Mutlu ebeveyn

      Sil

Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...