16 Ocak 2017 Pazartesi

Hayaller Dedim de Aklıma Geldi

 

İlkokul kaçıncı sınıftayım hatırlamıyorum, bir öğretmenler gününde sınıftaki arkadaşlarla aramızda para toplayıp öğretmenimize üzeri tüylü şıkıdım bir terlik, bir demet de çiçek almıştık. 


Ailelerimiz bizi öğretmenimizin evinin önüne bırakıp yine aynı yerden alacaktı. Öğretmenimizin evini biliyordum, bizim eve çok yakın bir apartman dairesiydi. Öğretmenimizin kapısını çalıp bir sınıf dolusu arkadaşımla evlerinin içine girdiğimde dilimi yutacak kadar şaşırmıştım. 


Çünkü o güne kadar ilkokul öğretmenimin şato gibi bir yerde yaşadığını sanıyordum. Apartman katı ama içi şato olan bir evde.. Çünkü benim çocuk aklımda ilkokul öğretmenim, ulaşılması zor ve çizgi filmlerdeki gibi bir yerde yaşaması gereken biriydi.. Ne yalan söyleyeyim öğretmenimin bizim gibi bir evde yaşıyor olmasına üzülmüştüm.. 


                                           ♥

Yıllar geçti.. Üniversitedeyken Merkez Bankası'nda staj yapıyorum. O zamana kadar da Merkez Bankası'nı Varyemez Amca'daki gibi kapıları açınca üzerime para dökülecek, ağzına kadar para dolu bir yer sanıyordum. Büyük aklımla onun da öyle olmadığını gördüm.. 


                                           ♥


Instagram'da hayranlıkla takip ettiğim Rengigül Art & Kitchen diye bir yer var. Daha gitmeden beni kendisine hayran bırakan, keşke benim de böyle bir yerim olsa dediğim bir mekan.. Geçtiğimiz yaz Bozcaada'nın daracık sokaklarında gezerken çıktı karşıma. Dükkanın karşısındaki kedili resimden ve salıncağından tanıdım. Ben orayı kocaman verandalı bir yer sanırken, meğer küçücük ama bir o kadar sevimli bir yermiş.. Hoş, adanın kendi ne kadar ki mekanları kocaman olsun.. 



Salıncakta oturup birkaç dakikalığına da olsa sallanırken anladım ki, hayatta hiçbir şey gönlümüzde büyüttüğümüz kadar değilmiş. En bitmez sandığımız mutluluklar, en dinmez dediğimiz acılar, en ulaşılmaz gördüğümüz hayaller biz onları büyüttüğümüz kadar büyükmüş.. 


Gerçekler daha normal boyuttaymış..


4 Ocak 2017 Çarşamba

Anneme Blog Yazarı Olduğumu Söylemeyin, O Beni Bir Kurumda AR-GE Uzmanı Sanıyor


Bundan tam 23 sene önce lise ikinci sınıftayken okulumuzdaki rehberlik öğretmeni hangi mesleğe uygun olduğumuza yönelik bir test yapmıştı. İçinde sorular, şekiller falan olan bir test. Ben o testte grafik tasarımı bölümüne yatkın çıkmıştım. O zamanlar “grafik tasarımı” deyince akla çok fazla şey gelmiyordu. Hatta hiç bir şey gelmiyor olmalıydı ki ailem, “grafik tasarımı da neymiş? öyle meslek mi olurmuş?” deyip kabul görmüş meslekler üzerinde yoğunlaşıp beni de o mesleklere doğru itmişlerdi. İnternetin Türkiye’ye gelme yılını 1993 olarak hesap edersek, o zamanlar “Google” hazretleri de yoktu ki, ulan nedir bu grafik tasarımı diye gizliden gizliye bir araştıralım.



O yıllarda lise son sınıftayken hatta bazen lise ikinci sınıftan itibaren üniversiteye hazırlık için dershaneye giderdik. Okulların hakkıyla veremediği eğitimi, gidip üstüne para verip tamamlamaya çalışırdık. Dershaneye gitmek o zamanlar lükstü. Ama diğer taraftan da gereklilikti. Orta gelirli aileler bile canını dişine takıp, bulup buluşturup, bir şekilde çocuklarını dershaneye gönderirdi. Dershaneye gitsin ki üniversiteyi kazansın. Okusun adam olsun. Bir mesleği olsun. Kimseye muhtaç olmadan hayatını kazansın.

Ben de lise ikinci sınıftan itibaren dershaneye giden şanssız kesimden biriyim. Neden şanssız? Çünkü benim zamanımda liselerde “kredili sistem” denilen abuk bir sistem başlamıştı. (Hatta öncüsü benim yaş grubumdur.) Krediyi tamamlamak için okulun dayattığı dersleri alır, bir an önce mezun olmaya bakardık. Ben başından beri Türkçe-Matematik bölümündeki dersleri severdim. Okulda sadece o bölümün derslerini okuyacağım yerde, kredili sistem hazretleri öyle buyurdu diye ne yazık ki Fizik 1 - Kimya 1 görmeden, Fizik 2 – Kimya 2 derslerini almak zorunda kalmıştım. Haliyle açığı kapatmak için de dershaneye gitmiştim. (Gönderilmiştim desem daha doğru.)



Hiç unutmam, dershaneye kayıt esnasında “Genel Yetenek Testi” diye bir test yapmışlardı. Hayatımda o güne kadar optik okuyuculu bir sınava girmemişim. Test kağıdı nasıl doldurulur bilmiyorum. Önümde bir soru kitapçığı ile şıklardan ve yuvarlak kutucuklardan oluşan bir cevap kağıdı var ve ben kağıttaki yazıları okumak dışında nereye ne yazacağımı bilmiyorum. Yanımdakilere bakıyorum, hepsinin cevap kağıdında kurşun kalemle minik minik boyanmış yuvarlak kutucuklar var. Artık ne yaptım bilmiyorum, cevap kağıdımı bir şekilde doldurup verdim. Tek hatırladığım anlamsız bir sınava girdiğim ve o an yaşadığım utanç.

Genel Yetenek Testi sonucum nasıl çıktı hatırlamıyorum ama dershaneye kaydım yapılmış olmalı ki, bir gün dershanede Fizik dersindeyim. Hocanın tahtaya çizdiği şekilleri böyle özene bezene çiziyorum. Fizik öğretmenim dönüp bana “Sen grafik tasarımı bölümünde okumalısın” demişti. Allah’tan grafik tasarımı o an duyduğum bir şey değildi de bu hocanın ağzı ne diyor diye afallamamıştım.



Okulda Türkçe-Matematik (TM) sınıfındayım. Bir taraftan kredimi tamamlamak için Matematik-Fen (MF) derslerinden alıyorum. Dershanede MF sınıfındayım. Üniversitede Mimarlık okumak istiyorum. (Ailemin baskısıyla). Ama gelin görün ki kazın ayağı öyle değil.

İlk yıllar MF bölümlerinde başarılı olamayıp, sonraki senelerde inadımın baskın çıkması sebebiyle dershanede TM sınıfına geçtim, üniversite sınavında TM bölümünden tercih yapıp “iktisat” bölümünü kazandım, okudum, bitirdim. Yalan yok, bölümümü severek ve isteyerek okudum ama ne zamanki mezun oldum, Ankara’ya döndüm. Apartmanda asansör beklerken alt kattaki komşumuz halimi hatırımı sordu, okulu bitirdin mi dedi. Bitirdim, geldim dedim. Ne okudun? dedi, iktisat dedim. Yani ne oldun? dedi. İktisatçı dedim. Komşu teyzemi cevap tatmin etmemiş olmalı ki “Eeee? Yaniii?” diye üsteledi. Ya işte bizim bölümün meslek alanı çok geniş. Şuralarda buralarda çalışabilirim diye “vasıfsız bölümümü” anlatmaya çalıştım ve o zaman fark ettim bir şeylerin ters gittiğini. Ben bilmiyorum, komşu teyzem ne bilsin iktisat nasıl bir meslektir? Meslek midir? Bunu bitirenler ne olur? Ve yine yıllar sonra anladım, aslında üniversite bitirmenin değil, meslek sahibi olmanın bir ayrıcalık olduğunu.


Liseyi bitireli 22 sene, üniversiteyi bitireli 15 sene oldu. (Ha bu arada lise diplomamda mezun olduğum bölüm kısmında "genel kültür" yazıyor.) Üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç yerde çalıştım. Şu an çalıştığım kurumda 12 senem dolacak. Hala kendimi “iktisatçı” olarak görmem. Çalıştığım yerde, uzmanlık konularım arasında yıllarca emek verdiğim bir alanda, o işi yapabilmek için o bölümle ilgili diploma istediklerinden gidip ikinci üniversitemi okudum. Yok, o mesleğe de uygun hissetmiyorum kendimi. Çocuk yetiştirirken okuduğum ebeveyn kitapları yetmezmiş gibi gittim ikinci üniversite kapsamında üçüncü üniversiteme kayıt yaptırıp “çocuk gelişimi” okumaya başladım. Ama mezun olduktan sonra günümüz eğitim sistemi, benim ideallerimle ve hayallerimle üstlenmek istediğim okul öncesi eğitime izin verir mi onu da bilmiyorum. Şu an yaptığım işi severek yapıyorum. Ama şundan eminim sevdiğin işi yapmak bambaşka bir şey.

Bunu nerden mi biliyorum? Bloğum sayesinde..


Blog yazmaya başlayalı 10 yılım, yemek bloğu yazmaya başlayalı 7 yılım dolacak. Hayatımda en çok emek verdiklerim diye bir başlık açsam ilk sırada bloğum yer alır. 

Gerçi şöyle de bir şey var, hani lise yıllarında kendimize bir türlü benzetemediğimiz çirkin ördek yavrusu kıvamında fotoğraflarımız vardır da gördükçe güleriz hatta kimseler görmesin isteriz ya, ben de 10 sene önceki tariflerimdeki fotoğraflara baktığımda gülmekten kendimi alamıyorum. Hiç mi ışığı ayarlayamadın be kızım, o nasıl bir tabaktır öyle, mutfak mermerinin üstünde flaşsız fotoğraf çekileceğini hiç mi düşünemedin diye kendimi eleştiririm. Ama o fotoğrafları asla silmem. Aynı tariflerden tekrar tekrar yaptığım, çok da güzel fotoğraflarını çektiğim olduğu halde asla yeni fotoğraflarla güncellemeyi düşünmem. Geldiğin yeri bilmek derler ya, hah işte o eski fotoğraflar ve o yalın tarifler de nerden gelip nereye gittiğimin bir göstergesidir benim için.


Yıllar geldi geçti. Grafik tasarımı ile ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığım ve o alanda hiçbir eğitim almadığım halde içimde yanmaya devam eden “tasarım” aşkı gün geldi beni buldu. Hatta bulmakla da kalmadı 12’den vurdu. 2012 yılındaki blog star seçmelerinde benim naçizane bloğum “Tasarımı En Güzel Blog Star” kategorisinde 3. oldu. Yaşattığı gurur yetmezmiş gibi bir de üstüne plaket gönderdiler. 


O da yetmedi Alaçatı’da bir otel (sahipleri ile hale görüşürüm) Alaçatı’da arkadaşlarının açacakları cafe-pub tarzı bir işletme için benden menü hazırlamamı istediler. O da yetmedi, tv programları, markalar benimle işbirliği yapmak, reklam vermek istedi ve ünlü markalardan ödüllü tariflerim oldu. Ve bütün bunlar olurken ben kendimi inşaatlarda şarkı söylerken keşfedilmiş türkücü gibi hissettim.


Değildi aslında.. Ne iş yaparsam yapayım o işi hakkıyla yapmayı seviyordum. Toplantı raporlarıma görsel koyarken de, hediye paketlerini yapıp süslerken de, kızımın oyuncaklarını kendim yapmaya çalışırken de, düğün davetiyemi ve düğün slaytımı tasarlarken de, kızımın doğum çikolatalarını, doğum günü sabunlarını hazırlarken de, sofraya koyduğum peyniri zeytini en güzel şekilde sunmaya çalışırken de, blogda yazı yazıp fotoğraf çekerken de, pastalarımı yaparken de tasarıma hep önem verdim. Aslında önem verdiğim, özen gösterdiğim tasarım değildi, güzellikti.

Bundan tam 23 sene evvel, devlet okulunda, o zamanki kısıtlı imkanlarla yapılan, benim deyimimle “meslek yatkınlık testi” sonucunu aklı selim biri ciddiye alıp, “ya bu çocuğun grafik tasarımı diye bir mesleğe yatkınlığı varmış, bunu bir araştıralım neymiş ne değilmiş” diye bir araştırsaydı, bilmiyorlarsa da bir bilene danışsalardı, şimdi belki de kendi çapında çer çöp tasarımları olan biri değil de o işi meslek edinmiş biri olarak hayatıma devam ederdim.


Şimdilerde bakıyorum, sözüm ona farkındalık had safhada. Çocuklar çok erken yaşta kreşe başlıyor. Bir sürü etkinliklere katılıyor. Kafalarına zibilyon tane fikir sokuluyor. Aileler maddi durumu yerinde olmasa bile çocuğunu özel okula gönderiyor. O da yetmiyor hafta sonları kurslardan kurslara savrulup duruyorlar. Hem kendileri hem de çocukları..

Ne için? Çocukları iyi bir üniversitede okusun, çok paralar kazansın, sözüm ona “mutlu” olsun ve aileleri de “bak ne güzel çocuk yetiştirdik” edasıyla gururlansın diye. Dedim ya, sözüm ona farkındalığı yüksek ebeveynleriz ama kaçımız o kadar paralar döktüğümüz çocuklarımızın yapmak istediği mesleği bağrımıza basabiliriz?


Belki de olmak isteyip de olamadığımız meslekleri çocuklarımıza dayatıyoruz kim bilir? Doktor olmak istediniz de olamadınız mı? O zaman kendi sağlığınızı ve sevdiklerinizin sağlığını korumak için çabalayabilirsiniz. Mimar olmak isterken bankacı mı oldunuz? Çocuğunuza ya da sevdiğiniz bir ufaklığa kartondan bir ev çizip ona oyun evi yapabilirsiniz. Avukat olmak isterken hayat sizi bambaşka bir mesleğe ya da işe mi sürükledi? Her zaman, her durumda adaleti ve haklıların hakkını savunacak birilerine ihtiyaç var. Savunabilirsiniz. 

Bırakın çocuklarınız sevdiği, yatkın olduğu işi yapsın, kapasitesinin yettiği eğitimi alsın. Herkes doktor, mühendis, öğretmen olmak zorunda değil. Kesip biçmeyi seviyorsa bırakın terzi olsun. Terzi demek zorunuza giderse “moda tasarımcısı” dersiniz. Yemek pişirmeyi, yedirmeyi seviyorsa bırakın aşçı olsun. Aşçı demek zor gelirse siz “gastronomi uzmanı” dersiniz. Marangozluk kadar insana keyif veren kaç meslek vardır? Ya da kaç kişi oduna şekil verebilir? Kaç kişi kendi çizdiği sanat eserinin karşısına geçip hayranlıkla seyredebilir? Ve hangi alın teri sevgi ile yapılmış bir işin yorgunluğunu silebilir?


Ne zaman biri bana ne iş yapıyorsun diye sorsa ya da bir form doldururken “mesleğiniz” bölümünü görsem “ne demeliyim?” diye düşünürüm. Vaktiniz varsa anlatayım diye başlayıp; aslında lisedeyken grafik tasarımı bölümüne yatkınlığım vardı. Ben gittim iktisat okudum, yetmedi iş sağlığı ve güvenliği bölümünü de bitirdim, o da yetmedi çocuk gelişimi okuyorum ama şu an çalıştığım kurumda AR-GE uzmanıyım diye bitirmek geçer içimden.

Hepsi şöyle dursun, siz bana kısaca “blog yazarı” diyebilirsiniz.


28 Aralık 2016 Çarşamba

Canan Karatay Duymasın Ama Tost Ekmeğinden Nefis Pizzalar Yap(mış)tım

Bu aralar ekmekli tarifleri pek sık paylaşır oldum. Hoş, eşim Canan Karatay'ın kitaplarını okumaya başlayıp diyetini uyguladığından beri evde ekmek yememeye gayret ediyoruz ama hem kültürümüzde hem de miğdemizde bir ekmek alışkanlığı var ki sormayın gitsin. 

Kadın haklı aslında. Eski ekmeklerin yerini şimdikiler tutmuyor. Üreticiler de itiraf ediyor zaten, un eski un değil diye. Hatırlıyorum, ben çocukken memleketten bize kışın sac ekmeği gelirdi. Böyle incecik, kurumuş yufka gibi. Annem o yufka ekmeklerini nem almayacak bir yere koyup sofra bezi ile sarardı. Yemeye hazır etmeden önce de su ile hafif ıslatırdı. Öyle lezzetli olurdu ki, kimse de aman fazla yeme zararlı demezdi. Değildi çünkü. O zamanlar ne böyle korkular vardı, ne de ekmeğin içine koyulan bilmem kaç çeşit katkı maddeleri. Şimdi şimdi sorguluyorum. O kadar yufka ekmeği günlerce belki de aylarca bayatlamadan nasıl duruyordu diye. Belki de koruyucu maddesi doğallıydı..

Kafaya koydum ekmeğimizi kendim yapacağım. Hatta bir adım daha ileri gidip ekşi mayamı da kendim yapacağım. Tabi ki istediğim doğallıkta un bulabilirsem..

Madem kendi çözümlerimizi üretene kadar şehirlerin bize dayattığı ile yaşamak zorundayız, öyleyse en katkısız olanı kendimiz yapacağız.

Olur da tost ekmeği alırsanız ya da bu tarifi gördükten sonra canınız pizza çekerse bu pratik tarifi denemenizi şiddetle öneririm. Tavada pizza tarifim kadar iddialı olmasa da kendi kulvarında ipi göğüsleyecek türden.


MALZEMELER:
1 paket tost ekmeği 
Kaşar peyniri (rendelenmiş)
1 yemek kaşığı salça
Yeşil biber
Kırmızı biber
Konserve mısır
Zeytin
Mantar
Sucuk
Tereyağı

YAPILIŞI:
  • Salçayı bir kasede sulandırıp fırça ile ekmeklerin üzerine sürün.
  • Rendelenmiş kaşar peynirinin yarısını salçalı ekmeklerin üzerine serpin. 
  • Malzemelerin tamamını küçük küçük doğrayıp ekmeklerin üzerine yerleştirin. 
  • Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisinin üzerine tost ekmeklerini yerleştirin. 
  • 180 derecelik fırında 15 dakika kadar pişirin. 
  • 15 dakika sonra tepsiyi fırından çıkarıp pizzaların üzerine kalan kaşar peynirini de serpip tekrar fırına verin. 
  • Kaşarlar eriyince fırından alıp sıcak sıcak servis yapın.


Afiyet şeker olsun..

Not: Malzemelerin çeşitliliğini ve miktarını damak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz.

6 Aralık 2016 Salı

Kızarmış Ekmek Parçaları (Kruton) ve Ekmeğinizi İsraf Etmeyin

Geçen sabah çöp saatinin dışında, evden çıkmadan atarım diye kapının önüne çöp koymuştum. Karton kutu içerisinde boş koliler. Çıkarken çöpü aşağıya indirmeyi unutmuşum. Akşam eve geldiğimde bir baktım kapının önünde unuttuğum kutunun üzerinde bir poşet dolusu atılmış ekmek ve kek var. Beynimden vurulmuşa döndüm. Birincisi asla ve asla bizim evimizde (hem kendi evimde hem de annemle babamın evinde) ekmek çöpe atılmaz. İkincisi kendi çöpümü asla ve asla başkasının çöpünün içine koymam. 

Görünce, günahları boyunlarına karşı komşularımızdan şüphelendim. Çünkü hem saatinin dışında çöp çıkarırlar hem de çok fazla ekmek atarlar. Bir an kapılarını çalıp, bu davranışı onların yapıp yapmadığını sormayı düşündüm. Eğer onlar yaptıysa, ekmek atmakla çok büyük günah işlediklerini, ayrıca başkasının çöpünün üzerine kendi çöplerini koymanın da çok ayıp olduğunu söylemek istedim. Baktım sinirim tepemde, eve girip biraz sakinleşeyim daha sonra söylerim dedim.



Amma abartmışsın, ne var yani böyle bir şey yaptılarsa diyebilirsiniz. Az bile kızdım bence. Bırakın ekmek atmayı, masanın üzerindeki ekmek kırıntılarını bile çöpe atmaktan çekinirim. Tepsiye koyar, apartmanın bahçesine dökerim kuşlar, karıncalar yesin diye. Bu hassasiyette olan biri için poşet dolusu ekmeğin çöpe atılması can evinden vurulmak gibi bir şey. 

Madem bayat ekmeğini değerlendirmeyi bilmiyorsun bari kuşların yiyebileceği bir yere koy, ya da ne bileyim üzerine biraz süt döküp kedileri besle diye söylenirken eşim geldi. Kapıyı açtığımda bir baktım çöpler gitmiş. Ve üzerindeki ekmek ve kekler de. Umarım kuşların, karıncaların midesine girmiştir de benim bu kadar kızdığıma değmiştir.





İsrafın her türlüsünü sevmem ama ekmek israf edenlerden ayrı bir haz etmem. Çocukluğumdan beri bayat olacak kadar çok ekmek almayız eve. Almış olsak bile o ekmek bir şekilde mutlaka değerlenir. Çünkü nimetin ziyan edilmesinin ve özellikle de çöpe atılmasının evin bereketini kaçıracağına inanırız. Varsa bayat ekmeğim ya tost yaparım, ya rondodan geçirip köfteye ya da omlete katarım ya da küp küp doğrayıp baharatlayarak fırına veririm.



Kızarmış ekmek parçalarının literatürdeki adı Krutonmuş. Gelelim tarifine. Yapılışı çok basit. Bayat ekmekleri küp küp doğrayın. Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisinin içinde zeytinyağı, pul biber, kekik ve biraz tuz ile ekmekleri harmanlayın. Ekmekler kızarıp çıtır olana kadar fırında pişirin. Hepsi bu kadar. Ağzı kapaklı cam saklama kabının içinde buzdolabında bir haftadan fazla durabiliyor. Dilerseniz karışıma bir kaç diş sarmısak da ekleyebilirsiniz. (Daha kısa sürede tüketmek şartıyla)



Fırında kızarmış ekmekler çorbaların yanında, salataların üzerinde süper oluyor. Ayrıca televizyon izlerken ya da canınız bir şey yemek istediğinde lezzetli ve sağlıklı bir atıştırmalık. Paketli atıştırmalıklardan da kat kat iyi bence.

Bundan mütevellit, ekmeğinizi israf etmeyin. Tüketebileceğiniz kadarını satın alın. Bayatlayan ekmeğinizi de çeşitli yollarla değerlendirin. Çünkü israf ettiğimiz ekmek hem kendi kazancımız hem de ülkemizin kazancı. Ekmeği çöpe atarak çiftçinin buğdaya verdiği emeği, fırıncının harcadığı unu, suyu, tuzu, enerjiyi ve el emeğini de çöpe atıyoruz. Kısacası ekmek paramızı çöpe atıyoruz.

14 Kasım 2016 Pazartesi

Anne Eli Değmiş Güzellikler Eskimez


Baba evinin en sevdiğim bazen de en kızdığım tarafı her tarafta eski(meyen) eşyaların olması.. Bizim eski/modası geçmiş gördüğümüz çoğu eşyanın aslında ne çok yaşanmışlığı varmış da ondan duruyormuş. 

Bu örtüler vitrinde geniş bir borcam ararken çıktı karşıma.. Meğerse annemin çeyiziymiş. 15-16 yaşlarındayken dikiş kursunda işlemiş. Yani tamıtamına 60 yıllık örtüler.. Bir an aklıma şu an 15-16 yaşlarında olan nesil geldi. O zamanlar eli iş tutanların yerini şimdilerde tablet/telefon tutanlar aldı ne acı.. 

Oysaki bu örtüler kim bilir ne hayalleri de birlikte işledi.. Ne çok hatıraya tanık oldu serildiği yerlerde.. Bu örtüleri görünce kendime de kızdım. Annem bir bavul dolusu çeyiz koymuştu bana evlenirken. Hepsi el emeği göz nuru olan şeyler. Aman ya bunlar da ne, sevmiyorum ben öyle danteldi örtüydü falan deyip istememiştim. Kullanmasan da gene de dursun kızım deyip yollamıştı evime. 


Düşündüm de şimdilerde çoğumuzun evini markalar süslerken ve her ev tornadan çıkmış gibi pudra pembeler mint yeşiller ile bezenirken meğerse dipte köşede hatıraları ile bizi bekleyen ne güzellikler varmış.. Marka olan eşyalar ancak satın alındıktan sonra bir hatıra yaratabilir. Ama el emeği göz nuru olan eşyalar öyle mi? Her ilmeği değerli.. 

Bundan sonra gardırobun üzerine kaldırdığım çeyizlerimi açacağım ve asla modası geçmeyen "anne eli değmiş" ne varsa kullanacağım. Hatta becerebilirsem kızıma da saklayacağım.. 

Bu arada, bu paylaşımı ilham kaynağım Cafenohut'un bir yazısı sayesinde gün yüzüne çıkardım. İyi ki var kendisi. 

Kıymet bilenlerinizin çok olması dileğiyle..

3 Kasım 2016 Perşembe

Arkadaşlar Bana Cepli Poğaça Derler Ama Siz Bana Kangru Poğaça Diyebilirsiniz


Bak yine aylar geçmiş.. Halbuki senenin başında, ajandamın ilk sayfasındaki bu yıl yapılacaklar listesine "bloğumu daha sık güncelleyeceğim" yazmıştım. Sene başından beri blogdaki toplam 5 paylaşımı görünce, "Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir." sözünün doğruluğunu bir kez daha anlamış oldum.


Dün, "Belki de evden, dolaptan, çantadan evvel kafayı toplamak lazımdır. Yanlış yerden başlıyor olabilirim." cümlesi beni kendime getiren ayar cümlesi oldu. Ve devamında 4 sene önce yaptığım Nutellalı Tırtıl Çöreklerimin bir anda karşıma çıkması beni silkeleyen ikinci ayar oldu. 

Fotoğrafı görünce öyle hayranlıkla seyrettim ki.. Ulan dedim ne özenirdim eskiden yemek fotoğrafları çekerken. Işığı ayarlamaya çalışırdım, konsepte uygun dekor ve içerik bulurdum. Paylaşımım yemek tarifi vermekle kalmasın okuyanın içini açsın, gönlünü okşasın, hüzünse hüzün mutluluksa mutluluk hissettirsin derdim. Öyle de olurdu. Nerden mi biliyorum? Yorumlardaki içtenlikten. Uzun yıllardır blog yazanlar iyi bilir, blog bambaşka bir aşk. En azından benim için. 

Aslında, telefonumda sabırsızlıkla paylaşılmayı bekleyen tarifler/fotoğraflar var. Ve benim anlatmak istediğim dolu şey.. Ama sonbaharın rehavetinden olsa gerek bir üşengeçlik mevcut. Kasım'da aşk başkadır derler ya, bari bu ayın hakkını vereyim de telefonda bekleyen tarifleri bir gün yüzüne çıkartayım istedim. 

Bu poğaçaların görüntüsüne bayılmıştım. Yapılışı biraz zahmetli ama inanın değiyor. Özellikle sabah kahvaltısında poğaça, sandviç tarzı şeyler yemeyi sevenler için ideal. 

MALZEMELER:
2 su bardağı ılık süt
1 su bardağı ılık su
½ su bardağı sıvı yağ
1 paket kuru maya
1,5 yemek kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
6 su bardağı un

Üzeri İçin:
2 yumurta sarısı
Çörek otu
YAPILIŞI:
  • Un hariç bütün malzemeleri geniş bir yoğurma kabında karıştırın. 
  • Unu azar azar ilave ederek yumuşak bir hamur elde edin. 
  • Mayalanması için 1 saat bekletin. 
  • Mayalanan hamurdan cevizden biraz büyük parçalar koparıp yuvarlayın. (Hamur ele yapışan bir hamur olacak. Hamura un ilave edip sertleştirmeyin. Onun yerine hamuru açacağınız mutfak tezgahının üzerini unlayın.) 
  • Bezeyi merdane ile pasta tabağından biraz küçük açarak üzerini sıvı yağ ile yağlayıp ikiye katlayın. (D şeklinde olacak.)
  • İkiye katladığınız bezenin üzerine de sıvı yağ sürüp tekrar katlayın. 
  • Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine aralıklı olarak yerleştirin. Üzerine yumurta sarısı sürüp çörek otu serperek önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında 30-40 dakika pişirin. 
  • Poğaçalar soğuyunca aralarına peynir, domates, salatalık ve biber koyup sıcak sıcak servis yapın.
Not: Poğaçalar soğuyunca aralarını açmak zorlaşabilir. Tavada hafif ısıtıp katmanların açılmasını sağlayabilirsiniz.

Afiyet şeker olsun.. 

24 Haziran 2016 Cuma

Çocuk Kitapları ve Büyüklere Masallar

Kendimi "annelik" konusunda eleştirdiğim bir çok şey var. Mesela çocuğuma brokoli çorbası pişirmediğim için iyi bir anne olamamış olabilirim. Kıyafetlerini her yıkamadan sonra ütülemeyi gereksiz bulmuş olabilirim. Anne sütünü daha fazla alsın diye ek gıdaya geç geçirmiş ya da her gün yıkarsan daha çabuk büyür dedikleri halde belki üşendiğimden belki de çabuk büyümesini istemediğimden bazen gün aşırı bazen de üç günde bir yıkamış olabilirim. Beslenmesini dakik ayarlara değil de karnının acıkma ayarına bağlamış da olabilirim. 

Ama bazı konularda da hassas davranıp tuzu, yağı ve tatlıyı ne kadar geç tanısa o kadar iyi diyerekten keskin sınırlar çizmiş de olabilirim. Bunlara bilgisayar, tablet, cep telefonu ve televizyon da dahil.

Çocuğumla birlikte geçirdiğimiz zamanları nasıl -kaliteli demeyeceğim- eğlenceli hale getirebilirim diye düşünürken, kendimi çocuk kitaplarına bakarken buldum. Gördükçe aldım, aldıkça okudum, okudukça sevdim ve sevdikçe mutlu oldum. 


Hatta hayallerimi süsleyen mutfak tereğini alıp, içine en sevdiğim tabaklarımı koymak yerine kızımın kitaplarını yerleştirdim. (Ulaşabileceği bir hizaya asmamanın tek sebebi henüz küçük olduğundan kancalara ya da raflara asılmasını istemediğimden. Montessori kitaplıkları çok beğenmeme rağmen, koyacak yer sıkıntısından dolayı bir süreliğine erteledim. Ama o tarz bir kitaplığı koyacak yerimiz olur olmaz, ben tereğime kızım da kitaplarına kolayca ulaşabileceği kitaplığına kavuşacak inşallah.)


Meğerse çocuk kitabı demek çocuğunla yan yana vakit geçirmek, eğlenmek, çocukla birlikte öğrenmek demekmiş. Her ne kadar aynı kitabı sırf sevdiği için defalarca okumak bazen sıkıcı olsa da ne yalan söyleyeyim ben çocuk kitaplarını çok sevdim. Hatta bazı serileri kendim için almış bile olabilirim. Öyle güzel çizimler var ki, bir sanat eserine bakar gibi bakıyorum. Öyle masum anlatımlar, öyle sevecen hikayeler var ki, ulan gerçek hayat çok acımasızsın dedirtiyor.


Ve bunları düşünürken, çocuğuna çocukken bir tek kitap bile okumamış, ders kitapları dışında bir tek kitap bile almamış ebeveynlerin "okusun da adam olsun" diye ironik bir beklenti içinde olmalarına da anlam veremiyorum. Akademik başarı ile insani başarıyı hep ayrı tutmamdan belki de.

Çocuğuma kitap alarak, ona kitap okuyarak onun kitap kurdu olmasını istemiyorum. İlerde büyüük adam olup çok paralar kazanması için de değil çabam. Kitap okumasını istiyorum çünkü oyuncaklardan, teknolojik oyalamalardan, mekanik hayatlardan medet ummadan kitaplarla vakit geçirmesini, araştırmasını, öğrenmesini istiyorum. Büyüdüğünde canı sıkıldığında çıkarıp çantasındaki bir kitabı iki satır okuyup kafasını dağıtmasını, etkilendiği kelimeleri/cümleleri bir yerlere not almasını, kimsenin üstünü çizmesine gerek kalmadan kendisinin önem verdiklerinin altını çizmesini istiyorum. En önemlisi de hayallerini okuduklarının, öğrendiklerinin şekillendirmesini istiyorum. 


Tıpkı benim, pastalarını kendimin pişirdiği bir cafe açma hayalimi, yıllar önce izlediğim bir filmde aklımda kalan görüntüye benzer, pastalarını kendimin pişirdiği, çocuklarla oyunların oynandığı, masalların anlatıldığı bir pastacı çocuk kitapçısı açma hayali ile yer değiştirmem gibi. 


Ve artık bu blogda kızıma okuduğum kitaplar ile masal tarifleri de olacak. Hem büyüklere hem de küçüklere..

4 Nisan 2016 Pazartesi

Ev Yapımı Yoğurt

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa, her yoğurt yiyenin de bir yoğurt mayalaması olmalı. 

Yoğurt mayalamayı gözümde nasıl büyüttüysem, ilk denemede baya bir heyecan yapmış, sonucun mükemmele yakın olması halinde de ohooo yoğurt mayalamak bebek işiymiş demiştim. Bebek işi demişken, bebeklere ek gıdaya geçildiğinde ilk verilenlerden birinin yoğurt olması ve bu yoğurdun ev yoğurdu olması gerekliliği de beni yoğurt yapma fikrine oldukça yaklaştırmıştı. Yaklaştırmıştı yaklaştırmasına ama nedense bir türlü yoğurt mayalamaya cesaret edemiyordum. Ta ki Leyla'nın kavanozu ters çevirdiğinde bile bozulmayan ev yapımı yoğurtlarını görene kadar. Karşınızda ilk defa yoğurt mayalamış bendenizin yoğurtları duruyor.


Ne yalan söyleyeyim ev yoğurdunun (yani anne yoğurdunun) tadı bana hep ekşi, kıvamı da cıvık geldiğinden pek sevememişimdir. Sebebini şimdi anlıyorum, annelerimiz ya da büyüklerimiz yoğurdu tencerede kaynatıp, aynı tencerede mayaladıklarından, yoğurdu bozar bozmaz yoğurt sulanmış, haliyle hafif ekşi bir tadı olmuş. Haaa ben tencerede kaynatıyorum, aynı tencerede mayalıyorum, bozduğumda ne sulanıyor ne de ekşiyor, kütük gibi yoğurtlarım oluyor diyen varsa da yoğurt çalan ellerinden saygı ile öpüyorum. 


Ben tatlı ve katı yoğurt seven biriyim. Ha bir de kavanozlarda olması tercihim. Ev yoğurtları her ne kadar marketlerdeki gibi tatlımsı ve katı olmasa da, bu tarifle oldukça koyu kıvamlı ve ekşi olmayan yoğurtlarınız olabilir. Tabi ki bazı püf noktaları uygulamak şartıyla.

İlk denemem oldukça başarılı olmuştu olmasına ama sonrasında bunu nasıl biraz daha tatlı bir yoğurt haline getirebilirim diye internette araştırırken onlarca yoğurt mayalama tekniği gördüm. 


Kimisi açık sütle kimisi günlük pastörize sütle mayalamış (her ikisini de denedim), kimisi tencerede, kimisi cam kavanozda, kimisi çömlekte mayalamış (ben cam kavanozu öneririm, biraz zahmetli ama değer), kimisi mayalama sıcaklığını derece ile ayarlamış, kimisi serçe parmağı ile 7'ye kadar saymış kimisi 10'a kadar saymış, serçe parmak dayandıysa tamamdır mayalayabilirim demiş (benim acı eşiğim yüksek olmasına rağmen 7'de karar kıldım), kimisi fırında mayalamış (ki bana göre yoğurt için 3-4 saat çalışan bir fırın tamamen elektrik israfı), kimisi yoğurt makinasında yapmış (minik minik kaplarda mayalamak bebek için uygun olsa da ev halkına yetmez), kimisi tatlı olsun diye toz şeker veya bal eklemiş (ben de bir keresinde mayaya bal ekledim ama hiç de öyle aman aman tatlı bir yoğurt olmadı, bence gereksiz), kimisi 1 litre süte kimisi yarım litre süte 1 tatlı kaşığı yoğurt koyup mayalamış (ikisini de denedim), kimisi 1 litre süte 1 yemek kaşığı maya koymuş, kimisi yoğurdu sütle özümsetmiş öyle mayalamış, kimisi mayalanan yoğurdu 3-4 saat sarmış, kimisi 8 saat (ben her ikisini de denedim), kimisi üzerine süzgeç kapatmış falan.. Bu teknikler uzar gider. Önemli olan denemiş olduğunuz tekniğin sizin damak tadınıza uyması. 


Benim şansımdan mıdır, yoksa yoğurt mayalama ile ilgili bir sürü tarif okuduktan sonra aklıma yatan püf noktalara önem vermemden midir bilmiyorum, mayaladığım bütün yoğurtlar katı ve lezzetli oldu. Katı dediysem kaskatı değil ama kavanozu ters çevirdiğimde bile bozulmayan bir katılıkta. Ve açılmayan kavanozda neredeyse 10 gün dayanan bir lezzette.


Şöyle bir yoğurt çalayım, sonra o yoğurdu ters çevireyim, alem bozulmayan lezzetli mi lezzetli ev yoğurdu görsün diyorsanız buyrun tarife:

MALZEMELER:
1 litre süt 
2 yemek kaşığı yoğurt (ekşi olmasın) 
2 adet 500 ml.lik cam kavanoz
1 adet tahta kaşık (malzeme listesinde yer alması olmazsa olmaz türden benim için)


YAPILIŞI:
  • Sütünüzü suyla ıslatılmış çelik tencereye boşaltın. (Tencereyi su ile ıslatınca tencerenin dibi tutmuyor.) 
  • Sütü kaynatın. Kaynayan sütü tahta kaşıkla bir kaç kez karıştırarak ve havalandırarak 5-10 dakika daha kısık ateşte kaynatın. (Bu da sütün buharını çıkartarak yoğurdun daha katı olmasını sağlıyor.)
  • Kaynayan sütün kaymağını kavanozlara eşit paylaştırın. 
  • Kaynamış sütten 1 yemek kaşığı ayırıp, küçük bir kapta süt ile yoğurdu iyice karıştırın. (Bu da yoğurt ile sütü özümseyerek mayanın eşit sıcaklığa gelmesini sağlıyor.) 
  • Sütü kavanozlara boşaltmadan önce, kavanozların altına havlu ya da kalın bir bez serin. (Kavanozlar muhtemelen mermerin ya da mutfak tezgahının üstünde olacakları için ısıları çabuk düşecektir. Altlarına serilen bez ya da havlu ısıyı korur.) 
  • Sütü kavanozlara paylaştırın.
  • Serçe parmağınızı süte batırdığınızda 7'ye kadar sayın, dayanabiliyorsanız mayalamaya hazırdır. 
  • Hazırladığınız mayayı kavanozun ortasından yavaşça dökün. (500 ml.lik kavanoza 1 yemek kaşığı maya) 
  • Tahta kaşık ile dipten yukarıya doğru karıştırarak mayayı süte yedirin. 
  • 5 dakika sonra kavanozların kapaklarını kapatıp üzerlerini 3 kat havlu ya da sofra bezi ile sarıp sıcak bir ortamda 6-8 saat arası mayalandırın. 
  • Mayalanan yoğurtların kapaklarını açıp ağzı açık bir şekilde buzdolabında bekletin. (Buzdolabına koyarken fazla sarsmamaya dikkat edin.) 
  • 1 saat sonra kavanozların kapaklarını kapatıp buzdolabında dinlendirin. 
Mümkünse 1 gün buzdolabında beklettikten sonra afiyetle kaşıklayın. 

23 Mart 2016 Çarşamba

Bostan Omlet, Elbet Değişir Dünya ve Muratbey Ödülüm


Bu cümleyi yazmadan önce "backspace" tuşuna kaç defa bastığımı bilmiyorum. Yazdıkça anlıyorum ki, yazmak bisiklete binmek gibi bir şey değil, azıcık nankör bir şey. Birazcık ara ver, hemen sözcükleri siliyor aklından. İstediğin kadar kitap oku, istediğin kadar kelime dağarcığını geliştir, yazmaya ara vermişsen kağıdı kalemi eline aldığında kelimeler su gibi akıp gitmiyor. (Buradaki kalem-kağıt = monitör-klavye oluyor.)

Son zamanlarda herkesin yakasına yapışan bıkkınlık, benim de yakamda şu sıralar. Oysa ki ne çok severim yazmayı. Okuduğum bir kitapta altını çizdiğim cümleyi, içime işleyen bir şiirin ben yazmışım, bana yazılmış hissini uyandıran mısrasını, izlediğim bir filmde hoşuma giden bir sözü not almayı ne çok severim.


Ülkemizin geldiği durumu, yaşadığımız öfke ve paniği, geleceğe dair kaybetmeye başladığımız umutları yazmaya gerek yok sanırım. Kendimizden geçtik, çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor kaygısı hangimizin kafasını yormuyor ki? 
Sırça köşklerde yaşayanların bile "acaba?" korkusunu içten içe hissetmeye başladığı bir dönemin içindeyiz şu sıralar. 

Bütün bunlar ülkenin dört tarafında yaşanırken, bazı birlik beraberlik paylaşımlarını gördükçe öyle üzülüyorum ki.. Asıl o düşünceler, o tavırlar bizi bölüyormuş gibi hissediyorum. Zaten evden çıkmayarak, önümüze koyulan haberle yetinerek, toplu taşımı kullanırken korkarak, sevdiklerimiz için sürekli endişelenerek terör yavaş yavaş amacına ulaşmadı mı? Halbuki birlik beraberlik anlayışı; sadece böyle zamanlarda değil, her zaman hangi milliyetten, hangi siyasi düşünceden, hangi dinden, hangi mezhepten ve hangi ırktan olursa olsun bir arada yaşamayı kabul edenlerle bir olmak, birlik olmak değil midir? Uzatılan elin inancını, milliyetini, siyasi görüşünü sorgulamadan el ele vermek değil midir? Maalesef görüyorum ki bölünerek çoğalacağını, aynı düşünceye sahip olanlarla bir olursa bütün olacağını zannedenler var. Oysa ki sadece ve sadece benzer duyguları paylaşırsak birbirimizi anlayabiliriz..


Tüm umutsuz gidişata rağmen ben inanıyorum ki dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey..

Bu cümleden sonra yemek tarifi paylaşmak abesle iştigal olsa da bir yerlerden devam etmek lazım. Hayatta kalabilmek için iyi beslenmemiz, beynimize oksijen göndermemiz lazım. Mutfağa girip sofrada bir arada olmamızı sağlayacak yemekler pişirmemiz lazım. Bu ister dört başı mamur hazırlanmış yiyecekler olsun, isterse tavaya kırılmış, içine Allah ne verdiyse katılmış yumurta olsun. 

Ha bir de teşekkür etmem lazım. Muratbey Sürmeli ile hazırladığım "Cevizli Girit Ezmesi" tarifimin 2015 yılı Ağustos ayının en beğenilen tarifi seçilmesi nedeniyle Muratbey'in bana yaşattığı gurur ve gönderdiği hediyeler için..


MALZEMELER:
4 yumurta
½ demet maydanoz
½ su bardağı süt
½ su bardağı galeta unu (ya da ufalanmış bayat ekmek)
½ su bardağı rendelenmiş hellim peyniri (Ben Muratbey hellim peyniri ve servis yaparken Muratbey Antep Peyniri kullandım)
½ paket kabartma tozu (ya da 1 çay kaşığı karbonat)
2 adet közlenmiş kırmızı biber
Karabiber, kırmızıbiber, pulbiber

YAPILIŞI:
  • Geniş bir kapta yumurtaları çırpın. 
  • İçine diğer malzemeleri ekleyin. 
  • Çok katı olursa süt, cıvık olursa galeta unu ekleyin.
  • Yağlanmış tavada altı ve üstü kızarana kadar ağzı kapalı bir şekilde pişirin.
  • Sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet şeker olsun..


Not: Bu omleti daha önce Bahçıvan Omlet olarak yapıp paylaşmıştım. Malzemeler aynı. Sadece peyniri değişik. Haliyle lezzeti de..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...