19 Kasım 2018 Pazartesi

Kremalı Havuçlu Tarçınlı Kek

Ne demiş şair "Herkesin bir hikayesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur." Ben de; herkesin bir havuçlu kek tarifi vardır ama herkesin mis gibi tarçın kokan, cevizleri kıtır kıtır ağıza gelen, içi pofuduk, üstü enfes kremalı ve bol havuçlu kek tarifi yoktur diyorum.

Havuçlu kek deyince bir çok kişinin aklına Issız Adam filmi geliyor olabilir. Ben mesela, havuçlu kek duyduğumda ya da gördüğümde filmden belli sahneleri hatırlıyorum. Ve bazı şeylerin hatıralarla birlikte yendiğine inanıyorum. Mesela rulo pasta, mesela bisküvili pasta, mesela havuçlu kek..


Ne zamandır havuçlu kek yapmak istiyordum ama bir taraftan da kek gibi olmasın, pasta gibi olsun, tadını damakta bıraksın, görüntüsüyle de büyülesin istiyordum. Damy's Kitchen'ın havuçlu pratik pastasının görüntüsünü çok beğenmiştim ama o tarifi uygulamadım. Kremayı da her zaman yaptığım tiramisu kreması ile yaptım ama labne peynirsiz.


Ben kekte çok seçiciyimdir. Öyle her keki beğenmem. İçi pişmemiş keki hayatta yiyemem. Pofuduk kabaran, pişerken üzeri çatlayan kekler favorimdir. Bu tam da öyle oldu. Bol havuç kullanmak acaba keki nemlendirir mi, kabarmasını engeller mi diye düşündüm. Tam tersi kabaran ve bol havuçlu olmasına rağmen içi tam kıvamında pişen bir kek oldu. Üzerine krema sürünce de pasta.


MALZEMELER:
3 yumurta
3 su bardağı havuç (ince rendelenmiş)
2 su bardağı toz şeker
1 su bardağı ayçiçek yağı (ya da zeytinyağı)
3 su bardağı un
2 çay kaşığı karbonat 
2 çay kaşığı kabartma tozu
1 paket vanilya
Yarım çay kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı toz tarçın
1 su bardağı iri dövülmüş ceviz

Kreması İçin:
2 yumurta sarısı
1 çay bardağı toz şeker
5 su bardağı süt
4 tepeleme yemek kaşığı un
2 tepeleme yemek kaşığı nişasta
1 tatlı kaşığı tereyağı
1 paket vanilya

Süslemek İçin:
2 adet havuç
1 limonun suyu
2 su bardağı soğuk su
Taze nane yaprakları


KEKİN YAPILIŞI:
  • Yumurtayı, sıvıyağı, şekeri ve vanilyayı mikserle çırpın. 
  • Başka bir kapta unu, kabartma tozunu, karbonatı, tuzu ve tarçını karıştırın. 
  • Sıvı karışımın içine unlu karışımı eleyerek ekleyin. 
  • En son havuçları ve cevizleri koyup spatula ile karıştırın. 
  • Kelepçeli kalıbı tereyağı ile yağlayıp, unlayın. Fazla unu silkeleyin.
  • Kek hamurunu kalıba döküp, önceden ısıtılmış 175 derecelik fırında kontrollü bir şekilde 50 dakika pişirin. 
  • Kek piştikten sonra fırının kapağını aralayıp keki 10 dakika kadar fırının içinde dinlendirin. 

KREMANIN YAPILIŞI:
  • Yumurta sarısını, toz şekeri, sütü, unu ve nişastayı bir tencerede çırpma teli ile iyice çırpın. 
  • Sonrasında orta ateşte çırpma teli ile sürekli karıştırarak pişirin.
  • Fokurdadığında tereyağını ve vanilyayı ekleyip ocağın altını kapatın. 
  • Mikserin yüksek ayarında kremayı pürüzsüz hale getirin.

SÜSLEMENİN YAPILIŞI:
  • Havuçları salatalık soyacağı ile incecik soyun. (İnce olması önemli yoksa kıvrılırken kırılır.) 
  • Soğuk suyun içine limon suyunu ekleyip havuç dilimlerini 15 dakika bu suyun içinde bekletip süzün. 
  • Ilınmış ya da soğumuş kekin üzerine kremayı yayın. (Krema katı olduğundan kenarlarından akmaz. Daha akışkan bir krema olsun istiyorsanız süt miktarını 1 su bardağı daha arttırabilirsiniz.)
  • Yumuşamış havuç dilimlerini kıvırın. (Benim havuçlar biraz kalın olduğundan kıvırırken kürdan ile tutturdum.) 
  • Pastanızı kıvrılmış havuçlarla ve nane yaprakları ile süsleyip servis yapın. Nane yapraklarının ve havuçların daha taze görünmesini istiyorsanız servis yapmadan önce süsleme yapabilirsiniz. Ve pastanız buzdolabında dinlenince keki de kreması da daha bir lezzetli oluyor.

Afiyet şeker olsun..

19 Ekim 2018 Cuma

Kozalak Reçeli


Hayatımda hiç görmediğim, hiç tatmadığım, hatta bir kaç gün öncesine kadar adını bile hiç duymadığım bir reçel yaptım. Kozalak Reçeli.

Çam kozalağının reçeli mi olurmuş diyebilirsiniz. Bu çok normal ve yerinde bir tepki. Ama faydalarını duyduktan ve tadına baktıktan sonra evinizde bulundurmak ve hatta pişirmek isteyebilirsiniz. Pişirirken evi saran çam kokusunu duyduktan sonra bitse de yenisini yapsam bile diyebilirsiniz.

Seneler önce kozalakları boyayıp, süsler yapıp evimde dekor olarak kullanmış ve bloğumda paylaşmıştım. Veee kozalakları sevmek için artık daha çok sebebim var.


Açıkçası kozalağın reçeli olabileceği hiç aklıma gelmedi. Bu reçelin tarifini internette gördüğümde, beraberinde okuduklarım beni çok etkiledi. Ormandan gelen şifa diye bahsediliyor. Gerçekten de öyle. Doğanın bize sunduklarına alıcı gözüyle bir baksak, ne güzellikler görüp, ne şifalar bulacağız.


İsmi ne kadar güzelse, tadı da bir o kadar lezzetli kozalak reçelinin. Ama bu reçel öyle ekmeğe sürülüp löpür löpür yenen türden değil. Şifa niyetine daha çok. Günde 1 tatlı kaşığını geçmemek gerekiyor. Astıma, öksürüğe, bronşite, üst solunum yolu enfeksiyonlarına iyi geldiği, vücut direncini arttırdığı söyleniyor.

Rusya’da yıllardır soğuk algınlığı, grip, üst solunum yolu enfeksiyonları, astım, boğaz ve diş eti hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor. Hücre yenileyici özellikte olduğundan cildi gençleştiriyor. Vücudu yeniliyor, enerji veriyor. Muhteşem aroması sayesinde nefes almayı kolaylaştırıyor. Çam ağaçlarının sakinleştirici etkisi ve çam kokusunun insanı rahatlatan özelliği sayesinde bir diğer faydası da insanı rahatlatması. Özellikle hastane bahçelerinde çam ağaçlarının olması tesadüfi değilmiş demek.

Kozalak reçelini yapmanın çok fazla zorluğu yok. Sadece dikkat edilmesi gereken birkaç husus var. Mesela kozalakların türü, toplanma mevsimi, kozalakların boyutu ve hijyen. Mayıs-Haziran Temmuz aylarında çıkan, bebek kozalak türündeki küçük yeşil kozalakların toplanması gerekiyor. 


Her üç ayı geçirmiş olsam da evimizin bahçesindeki yeşil ve bebek kozalaklardan toplayıp yaptım reçelimi. Gayet de güzel oldu. İnternette bazı tariflerde reçelin rengi kırmızıya çalan bir tondaydı. Kıvamı da benimkinden daha kıvamlı gibi görünüyordu. Ama izlediğim videolarda kozalakların toplandığı yerin ve mevsiminin reçelin renginde etkili olabileceğini düşündüm. Bence dağlarda yetişen çam ağaçları daha reçineli olabilir. Ancak kıvam olarak hepsi hemen hemen aynı. Reçel dense de daha çok şurup kıvamında. Benim kozalak reçelim de bal rengine yakın bir renkte ve baldan biraz daha akışkan bir kıvamda oldu. Çok da güzel oldu.


Ben internetten birkaç tarif okuyup kendimce uyarladım. Bazı yerlerde 20 kozalağa 2 kilo şeker koymuşlardı. Şeker miktarını çok fazla buldum. Tamam şekerin reçelde kıvam arttırıcı ve koruyucu özelliği var ama şifa amaçlı yapılan bir reçelin o kadar çok şekerli olmasına bence gerek yok. O yüzden şeker miktarını azaltıp su miktarını arttırdım. (Su miktarını arttırmasaydım daha koyu kıvamlı olabilirdi.) Bir de kozalaklar kaynadıkça açılıyormuş. Benimkilerin bazıları açılmadı. Reçinesini arttırmak isterseniz kozalakları kaynatmadan önce kozalaklara bıçakla yarık atabilirsiniz.

Önemli bir hatırlatma yapayım. Bu tarif ilaç niteliğinde değildir. Kronik hastalığı olanların ya da alerjik bünyeye sahip olanların doktorlarına sormadan kullanmamalarını öneririm.

Kozalak Reçelinin tarifine gelirsek..

MALZEMELER:
30-40 adet yeşil bebek kozalak (3-4 cm. büyüklüğünde)
1,5 litre içme suyu
900 gr. toz şeker
1 limon suyu
1 çay kaşığı limon tuzu

YAPILIŞI:
  • Çam ağacından topladığınız yeşil bebek kozalakları geniş bir kapta 10-15 dakika suda bekletin. 
  • Suyunu süzüp musluğun altında tek tek elinizle yıkayın. (Üzerinde üvez, toz kalmamalı.) 
  • Tek tek yıkanan kozalakları büyük bir tencereye koyup 1,5 litre suyla birlikte bir saat kaynatın. (Bazı tariflerde haşlanan suyu süzüp birkaç sefer bu işlemi tekrarlatıyordu. Bu işlem tekrarlanıp suyunu süzdükçe reçinenin de kalmayacağını düşündüm, öyle yapmadım.) 
  • Bir saat kaynayan kozalakların suyunu süzmeden şekerini ilave edin. (Kozalaklar içindeyken) 
  • Kıvam alana kadar şekerle birlikte ara sıra tahta kaşıkla karıştırarak pişirin. (Yaklaşık yarım saat) 
  • Ocaktan almaya yakın içine limon suyunu ve limon tuzunu ekleyin. (Benim hem limon suyu hem de limon tuzu eklememdeki maksat ekşi olmasını istemem.)
  • Ilındıktan sonra kavanozlara döküp içine birkaç tane pişmiş kozalak koyarak kavanozların kapağını kapatın.

Ben kozalak reçelimi farklı lezzetlerle buluşturup çeşitlendirdim. Pekmezle karıştırdım. İçine birkaç tane karanfil attım. Müthiş lezzetli bir enerji bombası oldu. Siz de bal, zencefil, tarçın, karanfil ile karıştırıp özellikle kış aylarının yaklaştığı günlerde 1 tatlı kaşığı yiyerek vücut direncinizi arttırabilirsiniz. 

Tekrar söylüyorum günde 1 tatlı kaşığı.


Afiyet şifa olsun..

19 Eylül 2018 Çarşamba

Muffin Poğaça

Sonbahar geldi.. Yazın ve tatilin bitmesinin rehaveti midir bilmem, herkeste bir melankoli hali. Sararmış yaprakların süslediği doğaya karşı okunan şiirler.. Mutfaklardan gelen kek kokuları.. Battaniyelerin yerlerinden kalkıp dizlerin üzerine örtülmeleri.. Hep sonbaharın işleri bunlar.. Ve sonbaharı en güzel yapan ay bence Eylül..

Havaların serinlemeye başlamasıyla birlikte bende kek pişirme, pofuduk poğaça yapma isteği pek bir arttı. Daha kekten üç beş dilim varken yeni bir pastaya girişmeler, yumuşacık poğaça arayışında olmalar.. Ama dedim ya bunlar hep sonbaharın işleri.


Aslında öyle çok poğaça yapan biri değilimdir. Yaparsam da sıcak sıcak aynı gün yemeyi tercih ederim. Ertesi güne kalan poğaçaları hep bi yavan bulur(d)um. Ta ki dün akşam bu poğaçaları yapana kadar. 

Bunlar hem yumuşacık oldu, hem de ertesi gün bile pofuduk kaldı. (Şu an o pofuduk poğaça ile kahvaltımı yaptığım için söylüyorum.)

Ben bu sefer sade yaptım. Tadı da pastanelerdeki açma gibi oldu. İçine ister piştikten sonra peynir koyun, ister salça sürün, isterseniz sade yiyin. Ama bir dahaki sefere cevizli, zeytinli, ay çekirdeği içli, baharatlı türlerini deneyeceğim. Çünkü aşırı lezzetli ve saatler geçse bile evi mis gibi kokutan bir poğaça oldu. Malzemelerinin kolaylığı, yapılışının pratikliği, şeklinin güzelliği de cabası. İnanın lezzetine bayılacaksınız.

MALZEMELER: (12 kişilik muffin kalıbı + 5 muffin)
1 çay bardağı ılık süt (hafif ısıtılmış)
1 çay bardağı ılık su (hafif ısıtılmış)
1 çay bardağı sıvıyağ
1 paket instant maya (kuru maya)
1,5 yemek kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1 adet yumurta
3 su bardağı un (benim çay bardağım biraz büyük olduğu için 4 su bardağı un kullandım)

Üzeri İçin:
1 yumurtanın sarısı
Çörekotu, susam

YAPILIŞI:
  • Çırpma kabında ılık sütü, ılık suyu, sıvıyağı, mayayı ve toz şekeri tel çırpıcı ile çırpın. 
  • İçine bir yumurtayı (ben üzerine süreceğim yumurtanın akını da ekledim) ve tuzu ekleyin. 
  • Unu her defasında bir su bardağı olacak şekilde kademeli ekleyip yoğurmaya başlayın. (Ele hafif yapışan çok yumuşak bir hamur olacak. Hamur cıvık diye sakın un eklemeyin çünkü mayalanırken hamur toparlayacak.) 
  • İçine çok az sıvıyağ sürdüğünüz bir kabın içine hamurunuzu koyup üzerini streç filmle kapatın. 1 saat dinlendirin.
  • Muffin kalıbınızın içini yine çok az sıvıyağ ile yağlayın. 
  • Hamuru kalıbınızın sayısı kadar eşit parçaya bölüp elinizde yuvarlayarak kalıplarınızın içine yerleştirin. 
  • Üzerini nemli bezle örtüp yarım saat daha dinlendirin. 
  • Sonrasında üzerlerine yumurta sarısını sürüp, çörekotu/susam serpin. 
  • Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında üzerleri kızarana kadar pişirin.


Not: Muffin kalıbınız yoksa kelepçeli kalıpla çiçek ekmek gibi de yapabilirsiniz.

Afiyet şeker olsun..

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Ege ve Marmara Hatırası

Bir yaz tatilinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bir önceki postumda, her sene ajandamın ilk sayfasına "görmek istediğim yerleri yazıyorum" demiştim. Bu seneki rotamızı yine ajandama yazdığım yerlere çevirdik. Karadeniz hariç çoğunu görmek nasip oldu çok şükür. 

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Her ne kadar eşim gitmek istediğim her yere beni götürmüş ve havadan yardım atan helikopter misali, bizi beldenin ortasına bırakıp "işte görmek istediğin yer burası" diyerek gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi etrafa bakmama sebep olsa da, sağ olsun beni kırmadı ve bilmem kaç bin kilometre yol yapıp bizi oralara götürdü. Buradan kendisine teşekkürlerimi iletiyor, bir sonraki tatilde gideceğimiz yerlerin kaç kilometre olduğunu hesaplamak yerine "gezilecek, görülecek yerlerini" göz ucuyla da olsa araştırmasını rica ediyorum. 

Geçen seneki tatilimizi Datça ve çevresinde geçirmiştik. Bu sene biraz daha rotayı genişlettik. Urla, Alaçatı, Sığacık, Seferihisar, Özbek Köyü ve Şirince'yi haritadan işaretledik. Sonrasında Bodrum ve Erdek ile tatili tamamladık.

Tatil rotamızın ilk durağı Urla oldu. İzmir'de doğmuş ve çok sık olmasa da İzmir'e arada sırada gitmiş biri olarak İzmir'in ilçelerini hep çok merak etmişimdir. Urla da bunlardan biriydi. Ne yalan söyleyeyim Urla'ya çok büyük beklentilerle gitmiştim. Belki de konakladığımız bölgeden dolayı Urla'yı pek sevemedim. Kalabak mevkinde kaldık ve inanılmaz bir rüzgarı vardı o bölgenin. Doğal güzellik adına pek bir şey göremedim. Varsa da rüzgar silip süpürdü zaten. Seneler önce Kavak Yelleri dizisinin Urla'da çekildiğini duyduğumda dizinin çekildiği yerler bana çok şirin gelmişti. Ama ne yazık ki ne instagram fotolarında gördüğüm tonları, ne de dizideki samimi yaşantıyı orada göremedim. Yine söylüyorum, belki de hayal ettiğim güzellikleri göremeyişim de eşimin de payı olabilir. :) 

Eşime “Urla’da sanat sokağı çok meşhurmuş, oraya da gidelim mi?” dediğimde, “Ya iki keko bi duvara üç beş resim çizmiştir, adına da sanat sokağı demişlerdir” dedi diye kızmıştım. Az bile söylemiş. Sanat adına, her sayfiye yerinde olan hediyelik eşya dükkanları dışında ve bir kaç antikacı dükkanından başka pek de bir şey göremedim doğrusu. 

 


Ve şunu da anladım, nereye gidersek gidelim tarihi binaların restore edilip otel ya da cafe olmasından müthiş keyif alan bir milletiz.


Urla’nın sağını solunu gezdikten sonra bir günümüzü Alaçatı ve Sığacık’a ayırdık. Alaçatı senelerden beri görmek isteyip de bir türlü görmek kısmet olmayan yerlerden biriydi benim için. Beklentimin çok ama çok üstünde beni karşılayıp, uğurladı. Evlere, cafelere, otellere bayıldım. Öğle vaktinde gitmemize rağmen sokaklar bomboştu. Alaçatı’ya gelen gündüz sörf yapar, akşam da eğlenirmiş. Akşamki hareketli halini göremesek de ben Alaçatı’ya ba-yıl-dım.



Yıllar önce internette Alaçatı otellerini gezerken Kurabiye Otel diye bir oteli keşfetmiştim. İsminin Kurabiye Otel olması da beni ayrı bir cezbetmişti. Otel sahiplerine mail atıp otellerini bloğumda paylaşmak için izin istemiştim, seve seve kabul etmişlerdi. Hatta kuzenim, benim blogda görüp o otelde kalmıştı. 


Gel zaman git zaman otelin sahibesi Perihan hanımla mail ortamında sohbetler etmiş, inceden bir dostluğumuz oluşmuş, hatta kendisi bana gurur veren sürpriz bir teklifte bulunup, yakın bir arkadaşlarının Alaçatı’da açacakları cafe-barlarına kendi tariflerimden oluşan bir menü hazırlamamı rica etmişti. Aradan seneler geçti, Alaçatı’ya yolumuz düştü ve bir sürpriz de biz yapalım, Perihan Hanımı ve sevgili eşi Mehmet Ali Beyi kapıdan da olsa bir ziyaret edelim dedik. 

Ne yazık ki İstanbuldalarmış.. Otelin çalışanları bizi içeriye buyur edip, gezdirdiler. Ne mutlu bana ki filtreli fotolarla janjanlı mekanların instagramda kol gezdiği bir dönemde; kalitenin, kendine özgülüğün ve sevimliliğin aktığı bu oteli de dünya gözü ile görme fırsatım oldu.


Alaçatı’dan sonra Sığacık’a geçtik. Aslında buraya Pazar günü meşhur pazarı kurulmuşken gitmek istemiştik ama hafta sonları araç almadıkları için aynı güne Sığacık’ı da sığdırdık.


Sığacık, Seferihisar’a bağlı bir mahalle. Ama son yıllarda o kadar popüler olmuş ki, Sığacık’ı ilçe zannedenler bile oluyormuş. Küçük, şirin bir yer. Biz burada gezmekten çok denize girmeyi tercih ettik. Akkum plajı diye bir plajı var. Denizi harika.

Sığacık’da yürürken gözüme Seferihisar Belediyesi’nin billboardları takıldı. Çocuklara gereken değeri verdikleri için kendilerini yürekten alkışladım.



Aslında rotamızda Karaburun da vardı ama hem sıcaktan hem de yorgunluktan Karaburun’u es geçtik. Kendisi, bir başka sene görülmek üzere ajandama tekrar yazıldı.

Urla’da iki gün boyunca Özbek Köyü’nde yer alan Ilıksu Askeri Kampına gittik. Özbek Köyü de görmek istediğimiz yerler arasında yer alıyordu. Bu köyü de çok sevdik. Yolu biraz sapa. Patika yolda araba kullanıyorsunuz neredeyse. Ama köyün sonundaki askeri kamp bir harika. Kampa giderken yol boyu ışıklandırma yok. Ama güneşin batışı muhteşem. Midyeleri çok lezzetli.




Urla’nın içinde belki de en sevdiğim yer İskele oldu. Bir akşam yemeğe gittik. Biraz Bozcaada’yı andırıyor. Sokak arası meyhaneleri, canlı müzik yapan restoranları falan var. Balığı harika.


Urla’da beş gün kaldıktan sonra tırım tırım gezme modundan, kocamın asıl istediği tatil olan deniz-kum-güneş-uyku modu olan Bodrum’a geçtik. Bodrum’a gitmeden önce bana göre yolumuzun üstünde, kocama göre dağın başında olan Şirince Köyüne gittik. Eşim şu konuda gene haklı çıktı. İnsanlar o kadar yolu sırf şarap ve harabe ev görmek için geliyorsa ve halkı da dağın başındaki bir köyü turistik bir hale getirdiyse helal olsun valla dedik. Şarapları çok güzel evet. Harabe evleri uzaktan bakınca kartpostal gibi, ona da evet. Ama bir daha gider miyim? Hayır.



Kilisenin ordan manzara çok güzeldir dedikleri için kiliseye çıktık. Çocukla çıkmak biraz zor oldu, çünkü yolları kırpıntı taş. Keşke Arnavut kaldırımı olsaydı ona da razıydık. Ama dedikleri kadar vardı. Manzara çok güzel. 


Turistler çılgın gibi fotoğraf çekiyor. En tepedeki kafeler bile tıklım tıklım. Biz daha aşağılarda bir yerde oturup meşhur kabak çiçeği dolması ve gözleme yedik. 


Dükkanları gezdik, meyve şaraplarından aldık ve ben bolcana şarap tattım. Hepsi nefisti.




Şirince Köyünden sonra, Bodrum'un yolunu tuttuk. Bodrum deyince zaten hemen herkesin aklına mavi pencereli küçük beyaz evler gelir. Hala öyle ama şimdi o mavi pencereli küçük beyaz evler lego misali dağların tepelerine de yerleşmiş. Görüntü olarak çok güzel ama alt yapı nasıldır hiç bilmem.


Bodrum’da kaldığımız otel Bitez’deydi. Bodrum’a göre nispeten daha sakin bir köy Bitez. Bu arada hem Urla ve çevresinde hem de Bodrum’da dikkatimizi çeken bir şey oldu. İşletme sahipleri, ucuz işçi çalıştırma politikasıyla turizmden anlamayan bir sürü insanı işletmelere doldurmuş. Yıllar önce Bodrum’a geldiğimde çok tok esnafı vardı. Şimdilerde (dövizin de yükselmesiyle) ne koparırsam kar mantığı ile insanlara yaklaşıyorlar. Bu hem kaliteyi düşürmüş, hem de güveni.

Bitez’in denizini hiç beğenmedik. Sığ bir deniz ama berrak değil. Özellikle kıyıya yakın yerler balçık. Az da olsa dalga var ve yine Urla’daki gibi rüzgar çok.

Ben daha önce Bodrum’a geldiğimde Zeki Müren’in müze olan evine gitmiştim. Bu sefer, eşimin ve kızımın da görmesini istedim. Bir öğleden sonramızı Bodrum'un merkezine ayırdık ve sanat güneşimizin müze haline gelmiş evini ziyaret etmek için Bodrum’a indik. 

Bitez’den gelip de Bodrum’da Bitez dondurması yiyen ender varlıklar olarak ilk önce Bitez dondurmacısına gidip dondurma yedik. Favorim mandalina, karadut ve gül oldu.


Bodrum'u hep sevmişimdir. Havasını, doğasını, evlerini hep yaşanabilir bulmuşumdur. Bodrum’da gezerken rahmetli Türkan Saylan’ı yad ettik. Ve Zeki Müren’in evine vardık.



Daha kapıdayken bile insanı hüzün ve minnet kaplıyor. Bütün servetini Mehmetçik Vakfı ve Türk Eğitim Vakfına bağışlayan bu ulu sanat güneşini rahmetle anıp, müze olan evini dolaştık. Şıkırtılı sahne hayatının yanında mütevazı ev yaşamı, bir kez daha kendisine olan hayranlığımızı arttırdı.





Akşama doğru evli evine köylü köyüne deyip, köyümüz Bitez’e döndük. Bitez’in gündüzündense gecesini ben daha çok sevdim. Sahil boyu restorantlar var. Ve hepsinin konsepti farklı. Balık, kırmızı et, pizza, hamburger ne ararsanız. Ve her mekanın kendine özgü dekorasyonu ve müziği var. Latin müzikleri ağırlıkta. İyi ki de öyle. Çünkü o dokuya ben latin müziklerini çok yakıştırdım.


Biz Bodrum’daki oteli Ets turdan ayarlamıştık. Bir görevli otelde mutlaka bulunuyor. Kendisi ile görüştüğümüzde Bitez’in denizinden müşterilerin çoğunun memnun kalmadığını, dilersek Akyarlar tarafına gidip oranın denizini görmemizi tavsiye etmişti. Bodrum’daki son günümüze Akyarlar’ı dahil ettik.

Gerçekten de söylenildiği gibi Akyarlar’ın denizi muhteşem. Pırıl pırıl bir denizde yüzmek harika. Akyarlarda (Karaincir) halk plajına gittik. Halk plajının iki yanı da ücretli plaj. Çocuğun tuvaleti geldi. Otoparka umumi bir tuvalet koymuş belediye, o da zincirlenmiş. Ücretli plajın tuvaletine götürdüm mecburen çocuğu. Tuvaletten çıkınca garson bizi gördü. Siz bizim plajda değilsiniz galiba dedi. Evet halk plajındayız dedim. Tuvaletimizi kullandınız ama dedi. Evet çünkü halk plajının tuvaleti yok, ücreti neyse vereyim dedim. Yok ondan değil de patron da buraya arıtma su getiriyor, yatırım yapıyor para gidiyor dedi. Tamam kardeşim tuvaletinin ücreti neyse söyle vereyim dedim. Bu hala söyleniyor. Napsın millet? Tuvaletini nereye yapsın dedim. Denize yapsınlar dedi. Kakasını napsın dedim. Onu da denize yapsın dedi. Dumur oldum dumur. Bahsettiğim turizmdeki ucuz işçi politikası tam da buydu. Belediye halk plajı yapmış sağ olsun ama umumi tuvalet zincirli. Fotoğrafını çekip belediyeye gönderecektik ama toprak otoparktan çıkarken telaştan unuttuk.


Bodrum’da yediğimiz Bitez dondurmasının tadı öyle damağımızda kaldı ki, Bitez de neredeyse iki günde bir köyün içindeki Bitez Dondurmacısına gidip dondurma yedik. Artık on top mu yedik, yirmi top mu yedik, otuz top mu yuvarladık bilmiyorum.


Bir hafta kaldığımız Bodrum’dan sonra rotayı Ege’den Marmara’ya çevirip bayramda ailemizle birlikte olalım diye Erdek’e geçtik. Erdek benim 6 yaşımdan beri gittiğim bir yer. Babamın son görev yeri Savaştepe olunca ve hafta sonları sık sık Erdek’e gidince ve çok da sevince, emekli olunca Erdek’ten yazlık aldı. Çocukluğumun, gençliğimin yazlarının geçtiği yerdir Erdek.


Bu sene çok değişmiş gördüğüm Erdek'i. Daha doğrusu gelişmiş. Sahil boyu bir sürü yeni yerler açılmış. Erdek'in tek sevmediğim tarafı esnafı. Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın sözünü duymuş olsalar değişirler belki. 



Gezmeli, dinlenmeli, denize girmeli, bol yemeli-içmeli, iki kitap bitirmeli bir tatil oldu benim için. 

Herkese iyi tatiller ve ağız tadıyla yeni tatiller nasip etsin Allahım..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...