9 Mayıs 2017 Salı

2007'de Bir Blog Doğdu, Annesi Adını Neslice Tarifler Koydu

Bundan tam 10 sene önce eski çalıştığım şirkette kızlarla ayda bir buluştuğumuz paralı günümüz vardı. Her ay bir yerde toplanıp muhabbetin kahkahanın dibine vuruyorduk. Bir ay kızlardan birinin gününe, gün dışından biri de gelmişti. Suna’nın arkadaşıymış. Adı Dilek. Kırmızıya yakın kısacık kızıl saçlı, şen şakrak, eğlenceli, aykırı bir tip.

O zamanlar benim yeni tanıştığım insanlarla mesafeli olmak gibi bir kaygım yok. Yeni birilerini tanımak heyecan veriyor o sıralar.. O gece bir samimi olduk Dilek’le. Birbirimizin numaralarını almamızla, ay bak mutlaka görüşelim diye birbirimize ısrarlar etmemizle akşamı sonlandırdık.

Çok geçmedi sık sık görüşmeye başladık Dilek’le. İzmir’li olması ve çılgınlıkla karışık naifliği beni kendisine bağladı. Dilek fotoğrafçılık mezunuydu. O sıralar home office çalıştığı ve eşi Ömer de sık sık iş için şehir dışına gittiği için onlarda çok kalırdım. Bir akşam iş çıkışı gitmişim gene Dilek’lere. Ömer şehir dışında. Dilek oturmuş külüstür bir bilgisayarın başına, çatır çutur bir şeyler yazıp duruyor. Arada bilgisayar takılıyor, indiriyor bir tane monitörün kafasına.

Ben iş yaptığını zannederken o blog yazıyormuş meğer. Bloğunun adı da pek afilli “Arzın Merkezine Yolculuk”.

Ne zamandır bana, blogda yazdıklarımı okusana diye ısrar edip duruyordu. Bir kaç defa okumuştum. Gerçekten de güzel şeyler yazıyordu. Çok entelektüel bir kızdı ve çok şey hakkında fikir sahibiydi. O akşam tutturdu hadi sana da blog açalım diye. Ya dedim ne bloğu? Ne anlarım ben blog yazmaktan? Derken bu beni bir gaza getirdi. İyi be tamam açalım hadi dedim. Dilek bilgisayar başında bana blog açmak için uğraşırken, pat diye dönüp “bloğun ismi ne olsun?” dedi. Beni aldı bir telaş. Şu mu olsun yok olmaz, bu mu olsun var öyle bir adres diye diye Dilek’le düşünmeye başladık.

Ben o sıralarda yan flüt çalmaya merak sarmışım. Gitmişim küçük bir servet dökerek kendime Fox marka bir yan flüt almışım. CSO’nun yan flüt şefinden özel ders alıyorum. Her gittiğim yere yan flütümü götürüyorum falan. O vakitler havalı sayılacak türden bir hayatım var ama bir taraftan da beyaz yakalıyım. Bloğun adı ne olsun ne olsun diye düşünürken, olsa olsa benim bloğun adı “Neslice Düttürü Dünya” olur dedim.

Oldu da.


O akşam açtı Dilek bloğu. Bak dedi bloğunu güncel tutacaksın. Sık sık bir şeyler yazacaksın. Başka blogları takip edip yorum yazacaksın, sana yapılan yorumlara cevap vereceksin diye öğütler verdi. Tamam dedim. 

Gel gelelim benim blogla uzaktan yakından bir ilgim olmadı ilk başlarda. Dilek, kullanıcı adımı ve şifremi bildiğinden arada girip bir şeyler yazıyordu. Bazen saydırıp sövdürüyordu bana yazdıklarıyla. Baktım olacak gibi değil tamam dedim yazacam ben de bir şeyler.

Aldım sazı elime ve yazmaya başladım bir şeyler. Yazıyorum ama kel alaka şeyler. 3 yıl kadar da sürdü blogla olan seviyeli ilişkimiz.

3 sene sonra bir akşam evde Julie and Julia adında bir film izliyorum. Filmde Amy Adams kendi çapında yemekler yapıp eşine yediriyor ve tariflerini de bir deftere yazıyor. Sonra tariflerini blog olarak yazmaya başlıyor. Sonrasında da hayallerinin peşinden koşmaya başlıyor falan. Filmi izledikten sonra acayip cazip geldi yemek bloğu yazma fikri. Yemek yemeyi de pişirmeyi de seviyorum. Pişirdiklerimi yedirmeyi daha çok seviyorum. E o zaman benim tariflerimi de birileri yapıp yerse ve beğenirse ne güzel olur dedim. Hemen oturdum bilgisayarın başına. Önce bloğumun adını değiştirdim. Sonra eski kayıtları sildim. Sonra da ilk tarifimi yazıp paylaştım. O zamanlarki sevgilim (şimdiki eşim) de sağolsun ilk yorumunu yaptı Çerkez Tavuğu tarifime.

Ve böylece hayat buldu “Neslice Tarifler”. İlk başlarda mutfak mermerinin üzerinde çektiğim fotoğrafların yerini sonralarda pencere önleri aldı. Tariflerimde göze hitap eden aksesuarlar devreye girdi. Fotoğraflarımı Picasa süsledi. Sadece “malzemeler”den ve “yapılışı”ndan ibaret olan tariflerimi, yeri geldi hayatımdan kesitler renklendirdi.


Hiç unutmam “Neslice Tarifler”in bebeklik döneminde yemek bloglarını harıl harıl araştırırdım. Hepsine yorum yazardım. Hatta şimdilerde bana yapıldığında çok itici gelen şeyi yapıp “yeni bir bloğum var, bana da gelin” diye bloggerları yorumlarımla taciz ederdim. O zamanlar takipçi sayısı çok olanlara imrenir, keşke beni de çok takip eden olsa diye iç geçirirdim. Sonradan anladım ki önemli olan seni kaç kişinin takip ettiği değil, takip eden kaç kişinin merakla ve heyecanla okuduğuymuş..

E tabi bunları yazarken aklıma şu kısa hikaye de gelmiyor değil. Yazarın birine sormuşlar. Kitabınızın 100 kişi tarafından 1 kere okunmasını mı istersiniz? Yoksa 1 kişi tarafından 100 kere okunmasını mı? Yazar da cevap vermiş: 100 kişi tarafından 100 kere okunmasını.

Gönül ister ki binlerce takipçim olsun, yazdıklarıma yüzlerce yorum gelsin. Ama bazen az, öyle çoğalıyor ki hayatta. Var olanların varlığına şükredip, sadece onlar olsun yeter diyecek kadar tatminkar oluyorsunuz. Tıpkı benim bloğum sayesinde edindiğim zenginlikler gibi.


Yıllar geçti ve ben “Neslice Tarifler” sayesinde ufkumu genişleten, yetenekleri ve emekleri karşısında şapka çıkartan bloglar tanıdım. Çok güzel arkadaşlar, dostlar edindim. Emel Ablam, Aslı, Ahu, Leyla ilk aklıma gelenler.. Dünya’nın diğer ucunda Kanada’da yaşayan Emel Ablam dert ortağım oldu benim. En büyük acılarımı da, en güzel mutluluklarımı da ilk onunla paylaştım. Sevgilimle barıştığımızı ve evleneceğimizi ilk duyanlardandır. Düğün davetiyemi ilk ona gönderdim. Hamileliğimi başından sonuna kadar takip etti. Teee Kanada’lardan kızıma hediyeler gönderdi. Hem de her doğum gününde. O da yetmedi, her Türkiye’ye geldiğinde beni hediyeleri ile mahcup etti. Ve belki de en hazini Emel Ablamla henüz yüz yüze görüşemedik. Ama inanıyorum, o gün de gelecek.

Şimdilerde yeni blog yazanlara bakıyorum. Daha profesyoneller. Ama 10 yıldır blog yazan biri olarak mütevazılığı bir kenara bırakıp şunu söyleyebilirim. Eskiler daha güzeldi. Bizim zamanımızda blog yazanlar yorumlarda kavga etmezdi. Kıskançlık hiç olmazdı. İade-i ziyaret önemliydi. Tariflerde (varsa) mutlaka kaynak gösterilirdi. Farklı sosyal medya hesaplarında paylaşımlar tüketilmezdi. Sevdiğimiz bir dizi filmin devamını bekler gibi beklerdik, sevdiğimiz blogların yeni paylaşımlarını.

2007 yılında çıktığım blog macerasında, hayallerimi gerçekleştirme yolunda minik adımlarla ilerliyorum. Hala kumanda panelimi heyecanla açıyorum. Yeni bir yorum gelmiş mi? Takip ettiğim bloglarlar yeni paylaşımlar yapmış mı? diye panelime merakla bakıyorum. Ve her paylaşımımda heyecanım her geçen gün biraz daha artıyor..

İyi ki Dilek’le tanışmışım. İyi ki sana blog açalım demiş. İyi ki o filmi izlemişim. Ve iyi ki “Neslice Tarifler” doğmuş ve bloğum 10 yaşında olmuş.

Birlikte nice senelere..


Not: Dilek İstanbul’a taşındı. İstanbul’dayken birkaç defa görüştük ama sonrasında birbirimizin izini kaybettik. Duyduğum kadarıyla İstanbul’da doğum fotoğrafçılığı yapıyormuş. Onu çok özlediğimi ve şu düttürü dünyada blogla da olsa kendime ait bir yer açtığı için ona minnettar olduğumu bilmesini isterim.

14 Nisan 2017 Cuma

Zeytinli Penne Arabiata (Bizim Oraların Acılı Domates Soslu Düdük Makarnası)

Ne zaman dışarıda yemek yiyecek olsam ve ne zaman yemek menüsü önüme gelse, gözüm hep makarnalara takılır. Her yediğimde de kendime kızarım. Ulan evde kralını yaptığın makarnanın tabağına şimdi bir ton para vereceksin diye. İç sesim bunları söylerken, yanımdaki dış sesler de (eğer o dış ses dışarıda makarna yemeyi gereksiz bir şey olarak görüyorsa); "Dışarıda makarna mı yenir? Hem bizim domatesli düdük makarna ne zamandan beri oldu penne arabiata? Ver şöyle etli butlu bir yemek siparişi, ban suyuna ekmeğini de karnın doysun adam gibi" diye söylenir durur.

Aslında düz mantıkla bakarsak, makarnanın paketi 1,5 TL., pişirmesi kolay, içine koyulan malzemeler de öyle aman aman şeyler değil, e öyleyse ne diye bir tabak makarnaya dışarıda en az 20 TL. veriyoruz diye haklı olarak merak ediyor insan. Makarnaya değil, sosuna veriyoruz annem o parayı. Vallahi bak. Yoksa makarnayı haşlayıp malzemeyi karıştırmakta ne var.

Makarnanın her türlüsünü ve her sosa bulanmışını seven bir makarna aşığı olarak artık biliyorum ki makarnayı makarna yapan içine koyulan sosudur. Ve o soslar asla hata kabul etmezler ve asla göz kararı ölçüye ayak uydurmazlar. O yüzden dışarıda yediğiniz ve tabağına hatırı sayılır bir para ödediğiniz makarnayı çok beğendiyseniz eğer, sosu tam kıvamındadır. Ve eğer aynı tadı evde de yakalayabiliyorsanız sizden iyisi yok.

Yıllar önce İtalyan bir şefin kurabiye yapımı kursuna katılmıştım. Restoranında makarnalarını kendisi yapıyordu. Ders arasında makarnalarla ilgili bir kaç şey sormuştum. Bana bazı püf noktalardan bahsetmişti. Ben de sonrasında o püf noktalara sadık kalarak ve sosları kendimce geliştirerek damak zevkime uygun tarifler yaratmıştım. O püf noktalar neler mi? Mesela;
  • Haşlama suyu iyice kaynadıktan sonra tencereye önce tuzu sonra makarnaları atın.
  • Makarnalar birbirine yapışmasın diye suyuna bir kaç damla sıvı yağ damlatırsanız ve makarnanızı soslu yapacak olursanız, makarnaların üzerinden sos akar gider. O yüzden haşlama suyuna yağ damlatmayın. (Hem ne gerek var, makarnayı süzerken süzgeç de yağlanmış olur.)
  • Makarnayı 10-12 dakika kadar haşlamak yeterli. Haşlanırken bir kaç defa karıştırmak birbirine yapışmalarını engeller. 
  • Makarnayı süzmeden önce sosu için 1 su bardağı haşlama suyundan ayırın. Sonra tencerenin içine 2 su bardağı kadar soğuk su ilave edip öyle süzün. Makarnayı süzerken soğuk suyun altına tutmak lezzetini eksiltir, haşlama suyunu süzüp makarnayı süzgeçte bırakmak da hamur yapar. 
  • Makarna haşladığınız suyu çorbalarda kullanabilirsiniz.
  • Makarnayı servis yaparken üzerine rendelenmiş peynir koyacaksanız, en son tercihiniz taze kaşar peyniri olmalı. Çünkü taze kaşar sıcağı görünce külçeleşebilir. Onun yerine parmesan, eski kaşar ya da keçi peyniri makarnanızı daha lezzetli yapar. 

Beş yıl önce ilk defa arabiata soslu makarna yapmıştım ve o zaman sosuna beyaz şarap koymuştum. Müthiş lezzetli bir sos olmuştu. Bu sefer beyaz şarap kullanmadım, sirke miktarını arttırdım. Domates yerine annemin yazın yaptığı domates-biber sosundan kullandım. Zeytin ekledim. Ufak tefek değişikliklerle yine nefis bir makarna oldu. 


MALZEMELER:
1 paket penne makarna (düdük makarna)

Sosu İçin:
½ çay bardağı zeytinyağı
1 adet büyük kuru soğan
4 diş sarmısak
4 adet domates (yarım kavanoz ev yapımı domates sosu da olur)
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 tatlı kaşığı biber salçası
1 adet kesme şeker
2 yemek kaşığı sirke
1 su bardağı makarnanın haşlanmış suyu
1 çay bardağı çekirdekleri çıkarılmış siyah zeytin
1 çay kaşığı tuz (haşlama suyuna da 1 tatlı kaşığı tuz)
1 çay kaşığı karabiber
1 tatlı kaşığı pul biber

Üzeri İçin:
Rendelenmiş eski kaşar ya da keçi peyniri
Yarım demet ince kıyılmış maydanoz

YAPILIŞI:
  • Derin bir tencerede makarnanın suyunu kaynatın. 
  • Kaynayan suyun içine 1 tatlı kaşığı tuzu ilave edip makarnaları 10-12 dakika kadar ara ara karıştırarak haşlayın. 
  • Haşlanan makarnanın suyundan 1 su bardağı ayırın. 
  • Tencerenin üzerine 2 su bardağı soğuk su ilave edip makarnayı süzün.
  • Soğanı ve sarmısakları incecik kıyıp derin bir tavada zeytinyağı ile birlikte pembeleşene kadar çevirin. 
  • Kabukları soyulmuş domatesleri rondodan geçirip tavaya ekleyin. (Domates yoksa ev yapımı domates sosunu ekleyin.) 
  • Bir kaç dakika karıştırarak pişirin. 
  • Salçayı ekleyin ve karıştırın. 
  • Üzerine 1 su bardağı makarna suyu ekleyerek sosu seyreltin. 
  • Kesme şekeri, sirkeyi, zeytini ve baharatları da ekleyip bir kaç dakika daha pişirin. 
  • Haşlanıp süzülmüş makarna tenceresinin içinde makarnalar ile sosu iyice harmanlayın. 
  • Tencerenin kapağını kapatıp 5 dakika kadar demlendirin. 
  • Rendelenmiş eski kaşar peyniri ve ince kıyılmış maydanozla birlikte sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet şeker olsun..

30 Mart 2017 Perşembe

Bir Tepsi Baklavanın Bir Ömür Hatırı Vardır

Başında “ev” olan çoğu tabir nedense bana hep samimi ve içinde bir sürü hatıra barındıran kelime topluluğu olarak gelmiştir. Mesela “ev yemeği”, “ev arkadaşı”, “ev hanımı”, “ev sahibi”, “ev hali”, “ev kuşu”, “ev terliği” gibi.. 

Askerdekiler, gurbetteki öğrenciler iyi bilir ev yemeğinin özlemini.. Neler neler sığmıştır bir ev arkadaşının yüreğine.. En geleneksel anne mesleğidir ev hanımlığı. Çat kapı gidilen misafirlikte ev sahibinden ilk duyulan sözdür “kusura bakmayın ev hali” cümlesi. Dışarıda hava nasıl olursa olsun kendi havasını bozmayandır ev kuşu. Kaneviçe işli çantalarda özenle gezmelere taşınır ev terliği.

Ama biri vardır ki adını duyunca insanın yüreğini hoplatır, kendisini görünce ağzının suyunu akıtır inceden.. Her yiğidin de harcı değildir onu yapmak. Katlarını açıp iki elinle tuttuğunda karşındakini görebilecek incelikteyse eğer yufkalar ve çıtır çıtır kırk katı bir tepsiye sığdırabiliyorsan ceviziyle, fıstığıyla, şerbetiyle rüştünü ispat etmişsin demektir.

Ev baklavası bahsettiğim.

Başında ev olan, sonrasında da baklavayla gelen bir cümbüştür kendisi. Kimisine hatırlatır eski bayramları, daha şerbetini tam çekmeden tepsiden aşırılan bir dilim kaçamağı, kırk katı sabırla ve özenle açan öpülesi nadide elleri ve daha nicesini..

Ben henüz rüştümü ispat edebilmiş değilim ama en çok öğrenmek ve yapmak istediğim tatlıların başında gelmektedir annemin ev baklavası. 

Tamam yapımı biraz zahmetli ama canınız baklava çektiyse ve bu baklava ev baklavası olsun isterseniz, tüm püf noktalarının yer aldığı bu kolay baklava tarifini deneyebilirsiniz.

Yerken şerbeti, hatırlarken anısı içinizi hafif burkuyorsa o baklava ev baklavasıdır.

23 Mart 2017 Perşembe

Çocuğum Çok Şanslı Çünkü Ben..

Anneliğimle ilgili kendimi çok acımasızca eleştirdiğim dönemler sıkçadır. O dönemlerde ben kendimi sesli bir şekilde eleştirirken bir Allah'ın kulu da çıkıp "yok ya sen harika bir annesin, ne demek bunlar" demiyor. Senin, yanlış yapıyorum sandığını doğruya çevirmiyor.

Annelik serüvenimde takdir edilmek için yol almıyorum ama insan arada sırada da olsa övülmek, pohpohlanmak istiyor. 

Sağ olsun bir blog olaya, tırnağın varsa başını kaşı mantığıyla yaklaşmış ve öveceksen sen kendini öv, kimseden hayır bekleme demiş.

Ben de oturdum, neleri iyi yaptığımı düşündüm ve çocuğumun neden şanslı olduğunu ballandıra ballandıra yazdım. 

Çocuğum çok şanslı çünkü ben..

Çocuk kitabı okumayı seviyorum. Nice çocuk kitabında hayata dair şeyler öğreniyorum.

Kocamı seviyorum. Annesinin ve babasının birbirlerine aşık olduğunu gören çocuk kendini güvende hisseder ve o sevgi etrafını sarar.

Yemek yapmayı, pasta yapmayı seviyorum. Ne de olsa, kek yaparken ya da krep yaparken minik bir yardımcım var.

Çok güzel yoğurt mayalıyorum. Hem de benim diyen anneye taş çıkartacak türden.

Yemeğini kendisinin yemesine müsaade ediyorum. Kaşıkla arkasından gezmiyorum. Karnım doydu deyip sofradan kalktığında doymuş olduğuna inanıyorum.

İyi insan olmaya ve iyi insan olmasına çalışıyorum. Onca kötülüğe ve kötü insanlara rağmen..

İlerde hangi mesleği seçerse seçsin arkasında duracağıma söz veriyorum. Mutlu olacağı mesleği seçeceğini bilmek bile ona yeter.

Araştırıyorum, öğreniyorum, paylaşıyorum. Bilgi, müthiş bir velinimet.

Ağladığında, sakinleşince neden ağladığını önemseyen bir dille soruyorum. Çünkü hiç bir duygu sebepsiz değildir.

Gün içerisinde defalarca "seni çok seviyorum" diyorum. Ve gün içerisinde X2 geri dönüşü oluyor.

İsteklerimi ertelemiyorum. Canım dışarı çıkmak istiyorsa ya da alışveriş yapmak istiyorsa tutup kolundan onu da götürüyorum. Hem birlikte süper bir ikili oluyoruz.

Aynı şekilde kızımın da isteklerini geri çevirmiyorum. Anne bana kitap oku dediğinde kendim uyumak pahasına en sıkıcı çocuk kitaplarını bile okuyorum.

Ivır zıvırdan harikalar yaratmayı seviyorum. Renkli kağıtlardan, bantlardan, kurdelalardan tasarım harikaları yaratıyorum. Sonra da karşısına geçip sanat galerisindeymişiz gibi fotoğraflarımızı çekiyoruz.

Türkü dinliyorum, öğretiyorum. Özünü bilsin istiyorum. Ne mutlu ki severek eşlik ediyor.

Tablet, televizyon ve sağlıksız besinlerden uzak tutmaya çalışıyorum. Her ne kadar bazıları tarafından eleştirilsem de..

Çok fazla oyuncak almıyorum. Elindekilerin kıymetini bilmesine ve tek başına oyun oynamasına fırsat veriyorum. 

3 yaşına sayılı günler kalmasına ve altı bezli olmasına rağmen, bezi bırakması konusunda baskı yapmıyorum. Biliyorum ki hazır olduğunda kendisi fırlatıp atacak.

Başka çocuklarla kıyaslamıyorum. Falancanın kilosu şu kadarmış, vah benimki niye böyle zayıf diye hayıflanmıyorum.

El kadar çocuğa düğün gibi doğum günü partisi organize etmiyorum. Büyüdüğünde bir dilim pastanın üzerine konmuş mumu üfleyip dileğini tutarken de mutlu olabilmesine gayret ediyorum. Doğum gününü özel kılmak için pastasını da kendim yapıyorum, ikramlıkları da, süslemeleri de.. Çünkü biliyorum ki şimdiden ne kadar çok beklenti içine sokarsam, ilerde o kadar hayal kırıklığı yaşayacak. Hayat her zaman ona konseptli özel günler yaşatmayacak. 

Çizgi film karakterleri ile bir dünya kurmasına fırsat vermemeye çalışıyorum. Kabarık elbiseler, tütülü eteklerle evin içinde dolaşmasına izin vermiyorum. Niloya şu aralar idolümüz olsa da abartmadan hayatımızın içine sokuyorum. Ve ilerleyen yıllarda korktuklarımın başıma gelmemesi için dilimi ısırıyorum.

Kendimi diğer annelerle yarış haline sokmuyorum. Herkesin anneliği de çocuğu da kendine. Tek arzum; kendisiyle barışık, özgüvenli, sevecen, adil ve mutlu bir çocuğumun olması.

En önemlisi bazen kayış kopup, devrelerim yansa da anne olmaktan her an mutluluk duyuyorum. Başıma her gelen için şükrediyorum.

Ve asla "asla" demiyorum. Başka ebeveynlerin ya da çocukların hoşuma gitmeyen davranışlarını gördüğümde kınamıyorum. Yok artık bu kadar da olmaz ama demiyorum. 

Anneliğin kitabı olursa eğer başlangıç cümlesinin şu olacağına inanıyorum: Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur, düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın, ölmem der durur, yine de yaşarsın..

11 Mart 2017 Cumartesi

Pandispanyası Ispanaklı Muzlu Rulo Pasta

Benim için rulo pasta demek çocukluğum demek. Bir çoğumuzun da çocukluk hatıralarının bir yerinde vardır rulo pasta. Belki üzeri mumlarla süslenmiş bir doğum günü pastasında, belki çocukken annelerimizle birlikte gittiğimiz kabul günlerinde bir dilimden fazlasına sahip olamadığımız kıymetli hazinede, belki de evimize gelen misafirlere annemizin büyük bir özenle hazırladığı ve masanın baş köşesine oturtulan o eşsiz lezzette. Ondandır belki rulo pasta deyince suratımda hüzünle kaplı bir gülümseme oluşur..


Her şeye yaptığım gibi, sıradan bir pastaya bile bu kadar anlam yükleyen biri olarak,  ilk defa rulo pasta yaparken şunu öğrenmiş oldum: Hayatta hiç bir şeyi ertelememek gerekiyormuş. Belki hayatta hiç bir şeye çok fazla anlam yüklememeliyiz olgusunu öğrenmiş olsaydım daha kazançlı çıkardım ama şimdilik hayatta hiçbir şeyi ertelememe sınavından kanaat notuyla geçmiş bulunmaktayım.

Nasıl mı?

Bir kaç ay önce bir dükkanda flamingolu baton pasta tabağı görmüştüm. Görür görmez çok beğenmiş ama o akşam taşımakta zorlanırım düşüncesiyle satın almamıştım. O dükkana çok sık gitmesem de bir gün yolum düşerdi elbet. 

Rulo pasta yapacağım sabah, pastayı neyin içine koyacağımı düşündüm. Aklımda hala flamingolu tabak var. İnternetten dükkanın numarasını bulup aradım, tarif ettim. Kalmadı dediler. Üzülmekle pişmanlık arası bir duyguya kapılıp başladım pastamı yapmaya. Önce pastacı kremasını pişirdim. Sonra da pandispanyayı hazırladım. Arasına muz koyacaktım, evde muz da vardı ama biraz olgunlaşmışlardı. Dur dedim gideyim hem muz alayım, hem de evin yakınlarında baton pasta tabağı arayayım. 

Pijamadan hallice eşofmanımın üzerine montumu çekip, cebime de kredi kartımı, cep telefonumu ve evin anahtarını koyup düştüm yollara. Bir kaç markette plastik dallı güllü desenli olanlardan buldum. Beğenmedim. Biraz daha gideyim züccaciyelere bakayım dedim, yok ordakileri de beğenmedim. Orası burası derken bir sürü dükkan gezdim ve kendimi otobüs durağında buldum. Bindim otobüse, gittim flamingolu tabağı gördüğüm dükkana. Bir yandan da içimden diyorum ki, acaba adama doğru tarif edemedim de anlamadı mı? Belki de vardır ellerinde de telefonda uğraşmak istemedi mi gibisinden bulma umudu taşıyorum içimde.. 

Bu arada ülkede ohal var. Üzerimde ne bir kimlik, ne bir para. O gün de üniversite hocaları eylem yapıyor, çevik kuvvet yolu kapatmış, trafik felç. Bir yerlerde Allah etmeye bomba patlasa beni bulamazlar bile diye kımıl kımıl korkmaya da başladım. 

Neyse dükkanın yakınında indim otobüsten. Daldım dükkana. Hemen flamingolu tabağı gördüğüm yere yöneldim, önce gözlerimle taradım rafları, yok. Flamingolu baharatlıklar, tuzluklar, pasta tabakları var ama benim aradığım yok. Dükkan sahibine sordum, onlardan zaten sınırlı sayıda gelmişti, kalmadı dedi. Hee biliyorum, ben zaten sabah da aramıştım yok demiştiniz ama ben size güvenmedim, illa gelip kalmadığını gözümle göreyim istedim de diyemedim. Kelebekli başka bir baton pasta tabağı alıp kasaya gittim. Buralarda bu tarz pasta tabakları satan başka dükkan var mı diye sordum. Hemen sokağın başında bizim diğer şubemiz var. Olacağını sanmıyorum ama oraya da bir bakın isterseniz dedi. 

Hemen gittim diğer dükkana. Kapının önünde bir adam kolilerin içine eşya yerleştiriyordu. Sizde flamingolu baton pasta tabağı var mı dedim. Kafasını kaldırıp, yok be ablacım dedi ve kolilerini yerleştirmeye devam etti. Ben de madem o kadar gelmişim dükkanın içini bir gezeyim diye dolanırken, "Bir dakka ya, depoda bir şey olacak, ona bir bakın" diye depoya gidip bana pembe kutulu bir paket getirdi. Açınca ne göreyim, benim pembe flamingolu, şeffaf kapaklı pasta tabağım. İşte bu aradığım diye nasıl sevinip elinden kaptıysam adam bi dumur oldu. Vallahi ablacım 15 dakika sonra gelseydin bulamayacaktın. Bu tek kalmıştı, bunu da Elmadağ'daki şubeye gönderecektim birazdan dedi. Kaptığım gibi ücretini ödedim. Bindim otobüsüme, düştüm evimin yollarına.. 

Kısmette olanın bir şekilde insanı bulduğunu ama yine de işi şansa bırakmayıp  hayatta hiç birşeyi ertelememek gerektiğini o vakit öğrendim. 

Ve eve gelir gelmez başladım, büyük uğraşlar sonucu bulduğum flamingolu pasta tabağımın üzerine koyacağım rulo pastamı keyifle süslemeye..


Hani Cafe Fernando diyor ya "Bir pasta yaptım, yanağını dayar uyursun" diye. Ben de öyle bir pasta yaptım ki bırak yanağını dayayıp uyumayı, yanında beş saniyeden fazla duramaz, anında miğdeye indirirsin. 


Pandispanyası ıspanaklı, kreması pastacı kremalı, içi muz cumhuriyetli ve gerçek çikolatalı enfes bir rulo pasta.. 


Hayatımda hiç rulo pasta yapmadığım halde, ilk denememi kütük pastadan yana kullanmış olmak benim için cesaretin ötesinde bir şey olsa da, rulo pastam da aynı keyifi ve lezzeti yaşattı. Hem bana hem de sevdiklerime.. 

Siz de şık ve lezzetli bir tatlı tarifi arıyorsanız buyrun malzemelere ve yapılışına..

MALZEMELER:

Pandispanya İçin Malzemeler:

4 yumurta (sarısı ve akı ayrılmış)
2 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (sarılarını çırpmaya)
4 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (aklarını çırpmaya)
3 tepeleme yemek kaşığı un
1 paket vanilya
1 çimdik tuz (akları köpürtmeye)
1 baş ıspanak

Pandispanyanın Yapılışı:
  • Öncelikle ıspanakların yapraklarını iyice yıkayıp yarım çay bardağı suda 5 dakika kadar haşlayın. Suyunu süzüp rondodan geçirin. (Çatalla da ezebilirsiniz.)
  • Ayrı bir kapta yumurta aklarını bir çimdik tuz ile çırpın. 
  • Yavaş yavaş 4 yemek kaşığı toz şekeri ekleyerek kar görünümü alana kadar çırpın. Kenara koyun. 
  • Ayrı bir kapta yumurta sarılarını 2 yemek kaşığı toz şeker ile beyazlayana kadar çırpın. 
  • Vanilyayı ekleyin. 
  • Akları da kaşık kaşık döküp, karışıma yedirin. 
  • Unu ve ıspanak püresini karışıma ekleyin. 
  • Yağlı kağıt serilmiş dikdörtgen fırın tepsisine karışımı döküp üzerini spatula ile düzeltin. (Her yer aynı kalınlıkta olmalı) 
  • Tepsiyi birkaç kez tezgaha vurup hava kabarcıklarının çıkmasını sağlayın.
  • Önceden ısıtılmış 170 derecelik fırında 15 dakika pişirin. (Fırınınıza göre süre 10 dakika ile 15 dakika arasında değişebilir. Kontrollü bir şekilde pişirin.) 
  • Fırından çıkarıp ilk sıcağı çıkınca (yaklaşık 2 dakika sonra) yağlı kağıdı ile birlikte rulo yapıp soğumasını bekleyin.
Pandispanya soğurken pastacı kremasını hazırlayın.

Pastacı Kreması İçin Malzemeler: 
1 litre süt
3 adet yumurta sarısı
1,5 çay bardağı toz şeker
3 tepeleme yemek kaşığı nişasta
1 tepeleme yemek kaşığı un
70 gr oda ısısında yumuşamış tereyağı (1 yemek kaşığı)

Pastacı Kremasının Yapılışı:
·         Sütü bir tencereye alın ve ısıtın. (Kaynamayacak) 
·         Derin bir kasede yumurta sarılarını ve şekeri çırpın. 
·         Unu ve nişastayı ilave edip iyice karıştırın. 
·         Isıttığınız sütü bu karışıma yavaşça yedirin. 
·         Tüm karışımı tencerenin içine alıp, tel çırpıcı sürekli karıştırarak kıvam
      alana dek pişirin. 
·         İçerisine oda ısısında yumuşamış tereyağını da ekleyip mikserin en yüksek
      hızıyla 3-4 dakika çırpın. 
·         Pastacı kremasını bir kaseye alıp ılınması için bekleyin.



Rulo Pastanın Yapılışı:
·         Soğumaya bıraktığımız pandispanyayı, yağlı kağıdını dikkatlice çıkararak
      açın. 
·         İçine pastacı kremasının yarısını sürün.
·         Muzları halka halka doğrayıp kararmaması için üzerlerine limon suyu
      sürüp kremanın üzerine dizin.
·         Dikkatli ve sıkı bir şekilde pandispanyayı rulo yapın. 
·         Üzerine pastacı kremasının kalanını sürün. 
·         Pastayı buzdolabında dinlendirip, benmari usulü eritilmiş çikolata ve
      muzlarla süsleyerek soğuk olarak servis yapın.


Afiyet şeker olsun..

28 Şubat 2017 Salı

Annelik Parmak İzi Gibidir, Kimseninki Bir Başkasınınkine Benzemez

Yaklaşık 3 yıllık anneyim. Annelik konusunda yaşadığım sorunlarda onlarca kitap/makale okudum, yüzlerce forumda araştırma yaptım, çocuğu olan arkadaşlarımın tavsiyelerini dinledim. İlgimi çeken seminerlere katıldım. Hamilelik de dahil son 4 yılda şunu öğrendim. Annelik; öyle ahkam kesmekle, şöyle yaparsan böyle olur tavsiyeleriyle, okunan ebeveynlik kitaplarının yaşatacağı mucizelerle yaşanacak bir şey değil. Hele hele tecrübeyle sabitlenen bir şey hiç değil. Annelik parmak izi gibi bir şey.

Zaten çocuk yetiştirme konusunda zibilyon tane otorite var. Uzmanlar, kitaplar, sistemler havada uçuyor. Sosyal medya “Falanca Anne” sıfatlı anneler ile yıkılıyor. “Falanca Anne”lerin bir kısmı “amanda ne mükemmel anneyim” diye kabarmış koltuğunun tuttuğu elle, sosyal medyada oraya buraya laf yetiştiriyor, bunları gören annelerin bir kısmı da “ulan ne beceriksiz anneyim, annelik kodlarım mı yanlış kodlanmış acaba, ben niye bunlar kadar enerjik değilim, benim bebem niye 10 dakikalık etkinlikten sonra sıkılıyor, etkinlik demişken ben niye etkinlik yapmakta bu kadar zorlanıyorum” diye diye bunalıma giriyor. Var olan enerjisini de sosyal medyadaki balon görüntünün üzerine bırakıp back tuşu ile kendi gerçek hayatına çivileme geri dönüyor. Mükemmel görünmeye çalışan “Falanca Anne”nin egosu kabardıkça, diğer anne fıs diye sönüyor, mutsuz oluyor. Beraberinde başlıyor kendini suçlamalar, kendini yetersiz bulmalar ve en kötüsü de kendini değersiz hissetmeler.

Sosyal medyada “Falanca Anne”lerden takip ettiklerim var. Severek okuduklarım da. Ama içlerinden bazıları var ki, ulan diyorum nasıl bir sihir, nasıl bir enerji tozu serpilmiş bunların üzerine. O da çalışıyor ben de çalışıyorum. O da çocuğuyla güzel vakit geçirmek için çabalıyor, ben de çabalıyorum. O da sosyal medyanın okumazsan annelikte sınıfta kalırsın dediği kitapları okuyor, ben de okuyorum. O da yemek yapıyor (tabi yapıyorsa) ben de yapıyorum. O da evini temizliyor (tabi kendi temizliyorsa) ben de temizliyorum. E ben niye o enerjinin onda biriyle dolaşıyorum?



“Falanca Anne”lerin çoğu iyi niyetle yapıyor belki önerilerini. Ama şöyle bir gerçek var. Annelik parmak izi gibi bir şey. Kimseninki bir başkasınınkine benzemiyor.

Yalan yok, “Falanca Anne”lerden en çok annelik konusunda yaşadıkları deneyimleri, hataları, isyanları, mutlulukları, iç döküşleri anlatanları seviyorum. Okurken “ahanda ben” diyorsam ve yazının sonunda “ohhh be yalnız değilmişim” rahatlamasını yaşıyorsam bir bağ kurabiliyorum. Belki bencilce gelecek ama insan psikolojisinde böyle bir şey var bence. Bir yerde okumuştum. İnsanlar, benzer sorunları yaşayan insanları daha kolay anlayabiliyormuş. Burada empati biraz çaptan düşmüş gibi görünse de, bazen eşekten düşmüşün halinden ne yazık ki eşekten düşmüş anlıyor.

Kendimi sorgulamanın sonrasında bırak kızım bırak, önce seni yoran her şeyi bırak, sonra da kendi hayatına dön bak. Aynı performansı göstermek zorunda değilsin, mükemmel anne olmak zorunda hiç değilsin, kendi hayatına bak, kendi parmak izine bak, çocuğuna bak, gerisi tıkır tıkır ilerler zaten dedim.




Bunu demek öyle bir anda olmadı. Seyrelterek yaptım bazı şeyleri. Mesela moda deyimiyle “minimalist” bir yaşama merak sardım. Gına getirtmiş ebeveynlik kitaplarını okumayı bir kenara bırakıp sadelikle ilgili kitapları okumaya başladım. Matematikte bile mutlak doğruya birden fazla yoldan ulaşılabiliyorsa sen de kendi doğrunu başka yollardan bulabilirsin dedim ve attım kendimi “Sade Bir Hayatın İçine.”

Başlarda evdeki fazlalıklardan kurtuldum. Konmari metodu ile oluşturulmuş yaşam alanlarını uyguladım. Bu sadeleşmeye ailemi de dahil ettim. Ve anladım ki; hayatı sadeleştirmek, evin önüne kamyon dayayıp fazlalıkları atmak, giysileri minik minik katlayıp dolaplara yerleştirmek, ihtiyacının dışında olan şeyleri satın almamak değilmiş. Zihnini ve etrafındaki her türlü kalabalığı da sadeleştirmekmiş. Maalesef ben son ikisine henüz erişebilmiş değilim.


Ama ilerliyorum. En çok da ebeveynlik konusunda zorlanıyorum ama dayatılan kalıplara bağlı kalmadan, içimden geldiği gibi ilerliyorum.

Çalışan bir anne olarak hala evimin temizliğini kendim yapıyorum. (6 ayda bir çağırdığım yardımcıyı saymazsak.) 80 metrekarelik bir evin işi nasıl oluyor da böyle yoruyor diye içten içe (bazen de içten dışa) söylenirken, şükret diyorum. Şükret ki temizleyebileceğin bir evin var. İçinde sevdiklerin yaşıyor. Ve evini temizleyebilecek sağlığın, gücün kuvvetin, en önemlisi isteğin var. Gerçi bu temizlik ritüelini rutine bağlayınca bazı zamanlar isyan etmiyor değilim. Ama söylensem de şükrediyorum. Sonra, yemeklerimizi yapan biri de yok. Yemek bloğu olan biri de inanın bazı günler yemek yapmak istemiyor. Yine o günlerde de şükret diyorum. Şükret ki yemek yapabileceğin malzemelerin var. Çamaşırlar da kendi kendine ya da nanoteknoloji ile falan yıkanıp asılmıyor bizim evde. Defalarca uyarmama rağmen hala çoraplarını ve tişörtlerini tersinden çıkarıp kirli torbasına atan bir kocam var. Olsun diyorum. Yanımda olsun da varsın düzünü ben çevireyim.


Bütün bunları yaparken heyooo hayat güzel, kuşlar böcekler güzel, amanda ne hamaratım, çalışan bir anneyim ama her yere de yetişebiliyorum diye ortalıkta gezinmiyorum. İster evli olun ister bekar, ister çocuklu olun ister çocuksuz, fiziken ya da ruhen size yardımcı olabilecek birileri yoksa etrafınızda hayat çok zor.

Bu hayat döngüsünde; hem iş, hem ev derken (ha bir de okuduğum bir okul var) kalan enerji ve zaman ile ne yapılabilirse onu yapmaya çalışıyorum. Uzmanlar (hatta uzman olmayanlar bile) kendinize zaman ayırın diyor. Hiçbir şey yapamıyorsanız bile günde 10 dakika sessiz bir ortamda kalın diyorlar ya, bense sessiz 5 dakikalık bir ortamı bile yeri geliyor bulamıyorum. Ama ne olursa olsun keyif aldığım şeylere mutlaka vakit ayırmaya çalışıyorum. 
Mesela mutfak benim terapi alanım. Kek çırparken ya da pasta yaparken nasıl oluyor bilmiyorum bir enerji doluyor içime. Ya da biten enerjim anında şarj oluyor. Evdeki hobi kutum da öyle. İçinde “bir gün bir şeyler yaparım” diye sakladığım sayısız kurdela, renkli kağıtlar, süsler, incik boncuk vs. var. Ve o kutu benim sihirli kutum. Ne zaman açsam, içinden mutlaka yapacak ve beni mutlu edecek bir şeyler çıkıyor.



Çocuğumla birlikte geçirdiğim zamanı, birlikte keyif alarak yapacağımız şeylere ayırıyorum. Kek çırparken o da bana minik elleriyle yardım ediyor. Birlikte krep yapıyoruz mesela. İnanın tadından yenmiyor. Sihirli hobi kutumuzda onun aklını başından alabilecek türden renkli bantlar, kalemler, makaslar var. Zaten “Üreticisi ne vaad ediyor olursa olsun, hiç bir oyuncak çocuğunuzu daha zeki, daha başarılı yapmaz.” cümlesini okuduğumdan beri oyuncaklara olan bakış açım da değişti.

Aslında çok isterdim kızımla birlikte saatlerce oyun hamuruyla oynayıp, sulu boya ile resim yapabilmeyi.. Ama oyun hamuruna 15, sulu boyaya 10 dakikadan fazla tahammülüm yok. İlkokulda resim derslerinde, (müzik ve beden eğitimi de dahil) matematik öğretmek yerine boya/fırça tuttursalardı elimize belki 20 dakika falan dayanabilirdim. "Falanca Anne"lerin sosyal medyada önerdikleri etkinliklerin çoğuna da maalesef kapılarım kapalı. Çünkü onların önerdikleri etkinlikler benim ve kızımın parmak izine uymuyor. 

Mesela geçtiğimiz hafta sonu kitap ayraçları yaptık birlikte. Açtık sihirli kutumuzu. Çıkardık renkli kağıtlarımızı, çıkartmalarımızı. Ben kestim, o yapıştırdı. Her aya ayrı bir ayraç yaptık. Üzerine de her ay okuduğumuz kitapları yazacağız. 



Ve biz; nerde kalmıştık deyip, devam edeceğiz..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...