24 Temmuz 2018 Salı

Ben Artık Şarkı Dinlemek Değil, Şarkı Söylemek İstiyorum


Bundan 5 sene önce, yok yok 3 sene önce “böyle bir evde yaşar mısın?” diye sorsalar önce bir düşünür, sonra da muhtemelen hayır derdim. Ama son bir kaç yıldır, yaz tatili yaklaştığında ve ben tatil için yer baktığımda “neden böyle yerlerde yaşamıyoruz ki?” diyorum. Neden büyük şehirlerin beton binaları ve beton insanları arasına kendimizi sıkıştırıyoruz?

40 yaşın verdiği bıkkınlık mıdır yoksa yolun yarısını geçmiş olmanın yarattığı sona yaklaşma korkusu mudur bilmem, son yıllarda beni denizi olan köyler/kasabalar/ilçeler daha bir çekiyor. Ve ben her yaz, bi yere yerleşiyorum. Mesela bu aralar daha hiç görmeden Urla’ya yerleştim. Belki de Sığacık bilemiyorum. Seferihisar da olabilir. Şirince’nin şarapları güzelmiş, orası mı olsa? Karadenizin yaylalarını hiç görmedim. Ya gördüğümde dönmek istemezsem?



Uzunca bir süre kafaca Bodrum’da yaşamıştım. Ordan Datça’ya taşındım. Bozcaada çok pahalı olmasa belki orada kalırdım. Gölyazı hayalimdeki gibi olsaydı orada da yaşayabilirdim. Ama Trilye hayal ettiğimden de güzel çıktı. Keşke gitmişken oraya yerleşseydik. Geçen yaz Selimiye’yi gördükten sonra kalbimin bir kısmını da orada bıraktım. Ve ben oralara geri dönebilmek için Hansel ve Gretel misali; kalbimi minik kırıntılar halinde denizi, yeşili, küçük bir bahçesi, sadece insanların ve hayvanların geçebildiği sokakları olan evlerin olduğu yerlere bırakıyorum.

İstiyorum ki evlerin duvarlarından halılar değil, begonviller sarksın. İstiyorum ki sabahları otobüse değil, dolmasını yapmak için kabak çiçeği açmışken onları toplamaya yetişeyim.

Her sene ajandamın ilk sayfasına “görmek istediğim yerleri” yazıyorum. Çok şükür geçen sene çoğu nasip oldu. Bu seneki rotamızı da ajandama yazdığım yeni yerlere doğru çevirdik. Görmek nasip olur inşallah. Ama işte yıllar geçiyor ve ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum..



13 Temmuz 2018 Cuma

İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim, Can can deyu söylerlerdi, ben can nedir şimdi bildim


Dün; sosyal medyadan takip ettiğim, bir kaç imza gününde görmem dışında hiç tanımadığım bir kadının, hiç tanımadığım eşi vefat etti. Haberi duyunca çok üzüldüm, içim acıdı. Tazecik bir aşk, köklerini bir kalbin içine gömdü ve gitti. O kadın, o acıyı yaşarken, kendisine binlerce mesaj yağdı, sevdikleri kuş olup uzaklardan yanına uçtu. Tanıyan, tanımayan herkes tesellinin bir ucundan tuttu. Ve tüm bunları uzaktan izlerken benim de aklıma yıllar önce yaşadıklarım geldi.


Bundan birkaç sene önce yakın bir arkadaşımın (bir o kadar da uzakmış meğer) kardeşi, doğuma çok az bir zaman kala bebeğini kaybetti. Duyduğumda çok üzülüp, çok ağlamıştım. İkisi de arkadaşımdı. İkisini de severdim. Acılarını hafifletmek için elimden ne gelirse yapmaya hazırdım. O an elimden tek gelen şey, yanlarında olup böyle bir acı nasıl teselli edilir bilmeden, acılarını paylaşma isteğiydi. Ama arkadaşım istemedi. Telefonlarıma cevap vermedi. 

O zamanlar kızım 1,5 yaşında. Eve giderken yol boyu ağladım. Arkadaşlarım acı çekerken çocuğuma nasıl sarılacağım diye kendi kendime vicdan yaptım. Eve gittim, rahmetli kayınvalidem bizde, çocuğa bakıyor. Ona anlattım, ağlıyorum bir taraftan. Kızım bu kadar üzülme, hele ki başkasının acısı için kendini böyle heba etme, sütün kesilecek dedi. Nasıl üzülmem Hamiyet Anne, o kız şimdi kim bilir ne halde diye diye kendimi heba etmeye devam ettim.

Birkaç gün sonra taziye için arkadaşımın yanına gittim. Ben ağlamamak için kendimi zor tutarken ve daha hiçbir şey dememişken o, kibarca beni odadan kovdu. Davranışına anlam veremedim. Acısına verdim. Olayın neden olduğu, nasıl olduğu beni ilgilendirmiyordu ama o, etrafındaki insanların olayla ilgili ona sordukları bütün soruların hesabını bana kesmişti. Her şeye rağmen kardeşinin evine de taziyeye gittim.


Arkadaşımla günlerce konuşmadık. Beni gördüğü yerde yüzünü çevirdi. Böyle bir şekilde ancak “acısını paylaşmayan” birine davranılırdı. Kahve içmeye davet ettim, gelmedi. Neden? Ne oldu acaba? diye kendime sormaktan vazgeçip kendisine sordum. Bana upuzuuuuuun bir mesaj attı. O kadar cümleden hatırımda kalanlar “Beni çok aradın, defalarca aradın” -ki zaten haberi aldığımda üç dört sefer aramış, ulaşamamıştım, bir kısmını da arkadaşlarım merak ettiğinden bana aratmıştı- “BENİM ÖZEL ALANIMA GİRDİN” ve “yine de bu yüzden arkadaşlığımızın bozulmasını istemiyorum” oldu. 

Bana şunu deseydi anlardım. “Aradın, merak ettin, üzüldün farkındayım ama o sıralarda kimse ile görüşecek durumda değildim, yalnız kalmak istedim, kimseyle konuşmak istemedim, o yüzden böyle davrandım” deseydi anlardım. Ben onun için ve kardeşi için böyle üzülmüş, kendimi hırpalamışken, acılarını paylaşmak için çocuğumu bile evde bırakıp yanlarına koşmak istemişken, o bana bunları söylemeyi reva görmüştü.

Dibine kadar seven kalbim, silerken de aynı şekilde davrandı ve o sözlerden sonra o arkadaşımı hayatımdan güzel hatıralarıyla birlikte sonsuza kadar sildi.


Aradan zaman geçti, ansızın kayınvalidemi kaybettik. Çok üzüldüm, çok ağladım. Eşimin acısını, kayınpederimin acısını, diğer çocuklarının acısını gördükçe içim dağlandı. Ve ben yine, onların acısını hafifletmek için elimden ne gelirse yapmaya hazırdım. Ama acı yanı başımda yaşanırken, elimden çok da bir şey gelmiyordu. Eşime mektup yazdım, yanına da bir sürü kağıt koydum, bana anlatmıyorsun bari kağıtlara dök içini dedim. Akşam eve geldiğimde mektup ve kağıtlar bıraktığım yerde yoktu. Mektubu okudu mu, kağıtlara içini döktü mü hala bilmiyorum.

Sonra yine cahil aklımla eşimin ablasına kafasını dağıtsın diye boyama kitapları, renkli kalemler, içini döksün diye defter aldım. Kayınpederime kitap aldım, okusun kafasını dağıtsın istedim. Çünkü benim aklım bunlara yetiyordu. Böylesini biliyordum. Çünkü bana ne iyi gelirse aynısı karşımdakine de iyi gelir sanıyordum. Saatlerce yanlarında ağlamaktansa, kendilerini iyi hissettiren bir yerden dokunayım istiyordum. Çünkü insanın acısını yine insan alıyor sanıyordum.

Çöp kovasına özellikle poşet koymadım, eşim sinirlenir de kovayı tekmeler, acısını sinirini kovadan çıkarır diye. Hiç bir şeye kızmadı, sinirlenmedi, havası inmiş balon gibi yaşamaya devam etti. Baktım hala elimden bir şey gelmiyor, psikoloğa gittim.

Kayınvalidemi kaybettik dedim. Üzüldü başınız sağ olsun dedi. Eşim çok üzülüyor ve benim elimden bir şey gelmiyor, ne yapmalıyım dedim. Yapabileceklerinizin çoğunu yapmışsınız zaten, üstelemeyin, sadece sevginizi gösterin, yanında olduğunuzu hissettirin yeterli dedi. Yas süreçlerinden bahsetti. Ve bizi daha zor günlerin beklediğinden..

Ben böyle acı çekerken kim bilir eşim, diğer kardeşleri, kayınpederim ne kadar acı çekiyordur dedim. Kimsenin ne kadar acı çektiğini bilemezsiniz ve bilmek zorunda da değilsiniz, unutmayın ki siz de bir yas yaşıyorsunuz, sadece kendi acınızı hafifletin dedi. Anneme ya da babama bir şey olursa ben böyle dayanıklı olamam, o zaman napacağım dedim. İnsan, hiçbir acıya kendisini hazırlayamaz ve lütfen şimdiden böyle şeyler düşünüp günlerinizi ziyan etmeyin dedi.

Kayınvalidemin vefatının üzerinden iki sene geçti. O günden beri eşimin sadece dudakları gülüyor. Gözlerinin içindeki gülümseme yok olup gitti. Ve ben hala, hayatın ve ilimin bana öğrettiklerine aldırış etmeden, onun için nafile bir şeyler yapma çabasındayım.


Sonra bir zaman daha geçti. Geçen sene apar topar apandisit ameliyatına alındım. Hastanede korkuyla ameliyata alınmayı beklerken, ya çocuğumu bir daha hiç göremezsem diye türlü senaryolar yazarken eşimin ablası beni aradı ve ben ameliyata girmeden dakikalar önce şunları söyledi: “Neslicim, hastaneye gelirdim de süt almıştım, yoğurt mayaladım, o yüzden gelemiycem” dedi. O an kırıldım mı içim mi yandı şu an tam hatırlamıyorum. Ben yine tüm iyi niyetimle; acısı taze, hastane ortamına giremiyor her halde diye düşündüm. Ama kendisi ev ortamına da 6 gün sonra girdi ve beni 6 gün sonra ziyaret etti. Ve ben, o günden sonra eski ben olmamaya yemin ettim.

Ameliyattan sonra evde bolca düşündüm. Ben nerde hata yapıyordum? İnsanlar mı kötüydü ben mi fazla iyiydim? Ya da benim beklentilerim mi anormaldi? Ya da normal olan benim yaptıklarımdı da, hak etmeyene mi değiyordu uzattığım eller?

Hani dünyayı iyilik kurtaracaktı? Hani iyilik bulaşıcıydı? Yoksa ben iyilik yaptığımı zannederken kötülük mü yapıyordum insanlara? diye diye düşünürken, düşünmekten vazgeçtim. Ben kendimce doğru olanı yapıyordum. Sevgi pıtırcığı falan değildim ama birilerinin hayatına -özellikle de ihtiyacı olan anlarda- iyi anlamda dokunmak istiyordum. İnsanlar da benim ihtiyaç duyduğum anlarda yanımda olsun istiyordum. Ama öyle bir dünya olmadığını gördüm.

Sonrasında herkesin sevgiyi ve ilgiyi anlama düzeyinin farklı olduğunu fark edip, ona göre davranmaya başladım. Henüz çok başlardayım, okumayı yeni söken çocuklar gibiyim. Zorlanıyorum, kimseden destek almıyorum ama başaracağıma inanıyorum. Ve gün gelecek ben de, sular seller gibi okuyacağım öğrendiklerimi..


Ama hala bir yanım tutuk, eşimi bile severken korkuyorum. Ya severken bokunu çıkarırsam diye. Birine içimi açmaktan çekiniyorum. Ya en zayıf yerimden yakalayıp vurursa diye.

Birkaç dostum var, sadece onlar olsa hayatımda yeter deyip kapattım kapılarımı. Ama kimsenin suratına hoyratça değil.

Kızımı bana benzetiyorlar. Tip olarak evet aynıyız ama bazı huyları da bana benziyor. Mesela evcilik oynarken bile kurduğu masaya çiçek koyuyor. O yüzden yavrum için tek dileğim var, Allah onu hep kendi gibileriyle karşılaştırsın.


Fotoğraflar: Erhan Cihangiroğlu

28 Haziran 2018 Perşembe

Ev Yapımı Dondurma


Dışarıda yediğiniz çoğu dondurmanın “vanilya aromalı bitkisel yağlı sütlü buz” olduğunu bilseydiniz yine de ona dondurma demeye devam eder miydiniz? Ben; şehirlerarası bir yolculukta, otobüs firmasının ikram ettiği dondurmanın! üzerinde “kakaolu ve vanilya aromalı bitkisel yağlı sütlü buz” yazdığını gördüğümden beri etmiyorum.

Dondurmayı hakkıyla yapıp satanlar üzerine alınmasın ama yıllarca kandırılmışız. Ya da eskiden daha az katkı maddesi ile yapıyorlardı da çok fazla etkilenmemişiz. Şimdilerde değil. Pakete giren her gıda, katkı ya da koruyucu madde içeriyor. Ondan beridir artık neredeyse tüm paketli gıdalara şüphe ile bakar oldum. Hele ki etiket okuma alışkanlığı edindiğimden beri daha bir arttı şüphelerim.

Bir tüketici olarak satın aldığım her ürünün son kullanma tarihinden tutun da içeriğine kadar her şeyini incelemek zorunda mıyım bilmiyorum. Bu hassasiyeti göstermesi gereken üreticiler ve denetleyiciler olması gerekirken ne yazık ki hassasiyet göstermek tüketicilerin boynunun borcu oldu. Organiği, botaniği geçtim; katıksız ekmek yemeğe de razıyım, kursağımızdan katkısız ürün geçsin yeter.


Hal böyle olunca, serde de pişirme aşkı olunca dondurmamı neden kendim yapmıyorum dedim. Araştırdım, soruşturdum, dondurma makinası olmadan da dondurma yapılabileceğini gördüm. Malzemelerin ve yapılışının kolay oluşu daha bir coşturdu beni dondurma yapmaya.

Ya tutturamazsam, dondurma makinam olmadığı için ya kolum kopana kadar çırpamazsam diye gözüm biraz korkmuştu. Boşa korkmuşum. Keşke daha önce yapsaydım da dondurma diye yutturdukları türlü katkı maddeli zamazingoları yemeseydik dedik bu mis gibi süt kokan dondurmayı yediğimizde.

Çünkü ne varsa ev yapımında var. Çünkü ev yapımında sadece lezzet değil, emek var, gurur var, her şeyden önemlisi gönül rahatlığı var. 

Bu dondurma ile birlikte “iyi ki”lerime bir yenisini daha ekledim. Ve o kadar lezzetli bir dondurma oldu ki, çikolatalısından tutun da meyvelisine kadar her türlüsünden yapmak istiyorum.


MALZEMELER:
1 litre tam yağlı süt (keçi sütü olursa daha güzel)
2 küçük paket krema 
300 gram şeker
2 tatlı kaşığı toz salep
Yarım limon suyu

YAPILIŞI:
  • Bir tencerede sütü, kremayı, şekeri ve salepi iyice karıştırıp pişirin. Kaynadıktan sonra altını kısıp 45 dakika daha kaynatın. (Çikolatalı yapmak isterseniz 4 paket (300 gr.)  %70 kakaolu çikolatayı benmari usulü eritip pişirdiğiniz karışıma ekleyin.)
  • Ilıdıktan sonra buzdolabına kaldırın. 7-8 saat ya da bir gece buzdolabında bekletin. 
  • Daha sonra buzdolabından çıkarıp varsa dondurma makinasına, yoksa rahat çırpacağınız bir kaba koyup ağzını kapatarak derin dondurucuya yerleştirin. 
  • Yarım saatte bir derin dondurucudan çıkarıp çırpın. Bu aşamada buzlanmasını önlemek için yarım limon suyunu ekleyin. 
  • İlk yaptığımda tahta kaşıkla çırpmaya çalıştım, çok zorlandım. İkinci yapışımda mikserin haznesiyle derin dondurucuya koyup her yarım saatte bir mikserle çırptım. O daha kolay oldu. Bu işlemi her yarım saatte bir 5-6 sefer tekrarlayın.
Dondurmanız hazır. Dondurmanızı ağzı kapaklı bir saklama kabına koyup derin dondurucuda muhafaza edin. (Bir hafta içerisinde tüketmeye özen gösterin diyeceğim ama o kadar nefis oluyor ki zaten birkaç gün içerisinde bitiyor)

Afiyet şeker olsun..

24 Nisan 2018 Salı

Çilekli-Kuru Dutlu Ispanak Salatası

Bazı lezzetlere yıllarca haksızlık etmişim. Haksızlıktan ziyade yıllarca ön yargılı davranmışım. Ispanak da onlardan biri. Ne zaman ki ıspanaktan pasta yaptım, ıspanağa olan önyargım değişti. Ve ne zaman ki bu salatayı yaptım, salataya olan fikrim değişti. Çünkü benim aklıma salata deyince türlü yeşilliklerin bir araya geldiği otlu tabak gelirdi. Ve salatayı tatlandıranın; malzemelerden çok, sos olduğunu sanırdım. Ama ıspanağın çilekle ve kuru dutla buluşmuş halini bilseydim, ıspanağa bu kadar haksızlık eder miydim bilmiyorum. 


Temizlemesi zor olduğundan sanırım, bir de sulu yemekleri çok sevmemenden ötürü, ıspanağın böreğinden ve rulo pastasından başka türlüsünü tercih etmem sanıyordum. Ta ki, bu salatayı yapana kadar. Çilekle peynir, kuru dutla nar ekşisi ıspanağın yanına bu kadar mı yakışır hayret!


Mevsimi geçmeden yapılası ve bol bol yenilesi bir lezzet olduğunun garantisini verebilirim. Hem de tazecik..


MALZEMELER:
1 demet ıspanak
1 su bardağı doğranmış çilek
1 kase Ezine peyniri (yağlı her hangi bir peynir de olabilir)
½ çay bardağı kuru dut
½ çay bardağı ceviz
Yarım limon suyu
2 yemek kaşığı nar ekşisi
2 yemek kaşığı zeytinyağı

YAPILIŞI:
  • Ispanağı bol suda yıkayarak, saplarını koparın. 
  • Geniş bir salata kasesinin içine ıspanakları elinizle doğrayın. 
  • Bütün malzemeleri koyup, harmanlayın. 
  • Taze taze servis yapın.

Afiyet şeker olsun..

13 Nisan 2018 Cuma

Karnabahar Kısırı

Karnabahar kısırı mı??? Şaşırdınız değil mi? Baştan söyleyeyim. Kısırı nasıl yapıyorsanız, içine hangi malzemeleri koyuyorsanız aynen devam. Sadece bulgur yerine karnabahar koyacağız o kadar. Kısırın içinde "karnabahar" lafının geçmesi sizi ürpertmiş olabilir, hiç korkmayın. Hayatta karnabaharı ağzıma sürmem diyenleri bu kısırla alt edebilir, her türlü iddiaya girip galip çıkabilir, bir kaşık daha alabilir miyim diyenlere kalmadı be güzelim diye sırıtabilirsiniz.


Açıkçası ben de kısırın içinde karnabaharı ilk duyduğumda "Nasıl yaa?" dedim. Karnabaharın kızartmasına da, fırında beşemal soslu gratenine de bayılırım. Bir sulu yemeğini sevmem o kadar. Ama çiğden yenmesi nasıl olur bir an bilemedim. Bir kaç yerde tarifini görmüştüm. Çok lezzetli olduğu, bulgurlu kısırdan bir farkının olmadığı söyleniyordu. Aman yaa ne kadar kötü olabilir ki deyip başladım karnabaharın çiçeklerini yıkamaya.. 


İlk defa ve gelecek misafirlere yapacak olmamdan ötürü koca bir karnabaharı yapmaya biraz çekindim. Kötü olursa koca karnabahar ve içindeki malzemeler ziyan olacaktı; güzel olursa, diğer yaptıklarımın kimse yüzüne bakmayacaktı. Sonuç; yarım karnabaharla marullara doymayan bir kısır oldu..


MALZEMELER:
1 küçük boy karnabahar
2 orta boy kuru soğan
1 yemek kaşığı domates salçası
1 yemek kaşığı biber salçası 
4-5 dal yeşil soğan
Yarım demet maydanoz
3 orta boy domates
2 orta boy salatalık
1 limon suyu
6 yemek kaşığı zeytin yağı
2 yemek kaşığı nar ekşisi
Tuz, karabiber, pul biber

Süslemek İçin:
Marul yaprakları
Kırmızı kiraz turp

YAPILIŞI:
  • Karnabaharların çiçeklerini bol suda yıkayın. (Beyaz saplarını kullanmıyoruz.) 
  • İyice süzdükten sonra rondodan geçirin.(Bulgur kıvamına gelecek.)
  • Tavada 4 yemek kaşığı zeytinyağı ile rendelenmiş kuru soğanı pembeleşene kadar kavurun. 
  • İçine salçayı ekleyip biraz daha kavurun. 
  • Rondodan geçirdiğiniz karnabaharı da ekleyip sürekli karıştırarak kavurun. 
  • Altını kapatıp soğumaya bırakın. 
  • Geniş bir kabın içine domateslerin ve salatalıkların kabuklarını soyup küp küp doğrayın. 
  • Yeşil soğanı ve maydanozu ince ince kıyın. 
  • Bütün malzemeleri buluşturup baharatları ekleyin. 
  • En son 2 yemek kaşığı zeytinyağını, limon suyunu ve nar ekşisini ekleyin. 
  • Servis tabağının altına marul yapraklarını dizin. İçine kısırı koyup, kırmızı kiraz turplarla süsleyerek servis yapın.
Afiyet şeker olsun..

24 Ocak 2018 Çarşamba

İkramlık Kanepeler

En sevdiğim tarifler, hem hazırlaması kolay hem de şık görünen tariflerdir. E bir de lezzetli ve doyurucuysa daha ne istenir..

Bu ikramlık kanepeleri kızımın doğum gününde yapmıştım. Kanepelerin altına tadına bayıldığım ve fazla ekmek yedirttiği için çok sık yapmadığım acukadan sürdüm. Acuka ile uğraşmayayım diyorsanız salçayı sevdiğiniz baharatlarla karıştırıp da kullanabilirsiniz. Hazırlaması el oyalayıcı gibi görünse de oldukça pratik. Özel gün sofralarına zaten çok yakışıyor ama sevdiğiniz bir filmi izlerken de size eşlik edebilir.


Bizim yöreye has acuka tarifimle yapmak isterseniz tabaktaki kanepeler dakikalar içinde bitebilir benden söylemesi..

MALZEMELER: (Malzemeleri kanepe sayısına göre ayarlayın)
Tost ekmeği
Acuka (Yoksa salçayı baharatlarla karıştırın) 
Kaşar peyniri (Sevdiğiniz bir peynir de olabilir)
Salam
Kiraz domates
Salatalık
Maydanoz
Kürdan

YAPILIŞI:
  • Tost ekmeğini dört eşit kare parçaya bölün. 
  • Üzerine acuka ya da salça sürün. 
  • Sırasıyla kaşar peyniri, salam, domates, salatalık ve maydanozları yerleştirin. 
  • En üste kürdan batırıp servis tabağına dizin.

Afiyet şeker olsun..

2 Ocak 2018 Salı

Buche De Noel (Kütük Pasta)


Hem 2018’in ilk dakikalarına hem de 2018’in ilk blog yazısına hazırlamasını, sunmasını ve yemesini en sevdiğim pastayla girmek istedim. Kütük pastayı ilk kez yaptığımda da en az şimdiki kadar harika olmuştu. Bu sefer pandispanyasını kakaolu yaptım ve arasına muz koydum. Bir de pastacı kremasının süt miktarını biraz azalttım. Çünkü iç kremanız ne kadar yoğun olursa rulo yapmak o kadar kolay oluyor.

Buche de noel sadece yılbaşına değil, her özel güne çok yakışan bir pasta bence. Bazı pastaları yemeden önce dakikalarca seyrederim. Bu da onlardan biri. Zaten yaptıktan sonra onlarca fotoğrafını çekmek istiyorsunuz. Yedikten sonra da tekrar tekrar yapmak..


Pandispanya İçin Malzemeler:
4 yumurta (sarısı ve akı ayrılmış)
2 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (sarılarını çırpmaya)
4 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (aklarını çırpmaya)
1 çimdik tuz (akları köpürtmeye)
5 tepeleme yemek kaşığı un
1 paket vanilya
½ çay bardağı sıcak su
1 paket kakao (25 gr.)

Pandispanyanın Yapılışı:
  • Bir kasede ½ çay bardağı sıcak su ile kakaoyu iyice karıştırın, soğumaya bırakın. 
  • Geniş bir kapta yumurta aklarını bir çimdik tuz ile çırpın. 
  • Yavaş yavaş 4 yemek kaşığı toz şekeri ekleyerek kar görünümü alana kadar çırpın. Kenara koyun. 
  • Ayrı bir kapta yumurta sarılarını 2 yemek kaşığı toz şeker ile beyazlayana kadar çırpın. 
  • Vanilyayı ekleyin. 
  • Kakaolu suyu ekleyin. 
  • Akları da kaşık kaşık döküp, karışıma yedirin. 
  • Unu karışıma ekleyin. 
  • Yağlı kağıt serilmiş dikdörtgen fırın tepsisine karışımı döküp üzerini spatula ile düzeltin. (Her yer aynı kalınlıkta olmalı) 
  • Tepsiyi birkaç kez tezgaha vurup hava kabarcıklarının çıkmasını sağlayın. 
  • Önceden ısıtılmış 160 derecelik fırında 10 dakika pişirin. (Fırınınıza göre süre 10 dakika ile 15 dakika arasında değişebilir. Kontrollü bir şekilde pişirin.) 
  • Fırından çıkarıp ilk sıcağı çıkınca (yaklaşık 2 dakika sonra) yağlı kağıdı ile birlikte rulo yapıp soğumasını bekleyin.

 Pandispanya soğurken pastacı kremasını hazırlayın.


Pastacı Kreması İçin Malzemeler:
800 ml. süt
3 adet yumurta sarısı

1,5 çay bardağı toz şeker
3 tepeleme yemek kaşığı nişasta
1 tepeleme yemek kaşığı un
70 gr oda ısısında yumuşamış tereyağı (1 yemek kaşığı)

Pastacı Kremasının Yapılışı: 

  • Sütü bir tencereye alın ve ısıtın. (Kaynamayacak) 
  • Derin bir kasede yumurta sarılarını ve şekeri çırpın. 
  • Unu ve nişastayı ilave edip iyice karıştırın. 
  • Isıttığınız sütü bu karışıma yavaşça yedirin. 
  • Tüm karışımı tencerenin içine alıp, tel çırpıcı sürekli karıştırarak kıvam alana dek pişirin. 
  • İçerisine oda ısısında yumuşamış tereyağını da ekleyip mikserin en yüksek hızıyla 3-4 dakika çırpın. 
  • Hazırladığınız kremadan 1 su bardağı ayırın. (Bu aşamada 1 su bardağı kremayı tencerede bırakıp ganajı hazırlamak için kolaylık sağlayabilirsiniz.) 
  • Pastacı kremasının geri kalanını bir kaseye alıp ılınması için bekleyin.


Çikolatalı Ganaj İçin  Malzemeler:
3 paket (240 gr.) bitter çikolata
1 su bardağı dolusu pastacı kreması

Çikolatalı Ganajın Yapılışı:
  • Tencerede bıraktığımız ve sıcak olan 1 su bardağı pastacı kremasının içine çikolataları parçalayın. 
  • Çikolatalar eriyene kadar tel çırpıcı ile sürekli karıştırın. (Çikolatalar erimezse ocağın altını kısıkta açıp erimesini sağlayabilirsiniz.)
  • Ganajı sürülecek bir kıvama gelecek şekilde soğumaya bırakın.
Süslemek İçin:
Kokina çiçeği
Kozalak
Pudra şekeri (kar yağmış görüntüsü vermek için)

Buche De Noel (Kütük Pasta) Yapılışı:
Pandispanyanız rulo yaparken çatlamadıysa ya da kremayı sürdükten sonra dağılmadıysa geldik en keyifli kısıma.. 
  • Soğumaya bıraktığımız pandispanyayı, yağlı kağıdını dikkatlice çıkararak açın. 
  • İçine pastacı kremasını sürün. 
  • Kremanın üzerine muz ya da çilek de koyabilirsiniz. Muz koyarsanız, muzların kararmaması için üzerlerine limon suyu sürebilirsiniz.
  • Dikkatli ve sıkı bir şekilde pandispanyayı rulo yapın. (Pandispanyanız çatladıysa panik yok, dikkatli bir şekilde rulo yaparsanız ganaj çatlayan yerleri gayet güzel kapatacaktır.)
  • Üzerine ve kenarlarına çikolatalı ganajı sürün. Çatalla gelişi güzel çizikler atarak ağaç görüntüsü verin.  
  • Süzgeç ile pudra şekeri serpip, kokina ve kozalak ile süsleyin.
  • Pastayı buzdolabında dinlendirip, soğuk olarak servis yapın.
Herkese sağlıklı, huzurlu, bol kazançlı, afiyetli, sevgi dolu, ışıl ışıl bir yıl diliyorum.

Afiyet şeker olsun..

27 Aralık 2017 Çarşamba

Yılbaşı Ağacını Kendin Yapabilirsin

Ortaokula gidiyordum. Yine bu vakitlerdi.. Yılbaşı zamanı.. Ablamla birlikte yolda bir akrabamızla karşılaşmıştık. Ayaküstü sohbet ettik. Akrabamızın yanında akranım olan kızları vardı. Ve yanlarında uzunca bir paketleri. Yılbaşı ağacı almışlar. Onu süsleyeceklermiş. Üçü de o kadar mutluydu ki imrenmiştim onlara. 13-14 yaşlarındaydım. Şimdiki çocuklar gibi gördüğümüz her şeyi gidip ailemizden istemezdik o zamanlar. Çünkü benim çocuk aklımda çam ağacı sadece çok zenginlerde olurdu. 

Hep içimde kalmıştı ışıl ışıl bir çam ağacı. 


Yıllar geçti.. Evlendiğim sene eşimle kocaman plastik bir çam ağacı aldık. Her sene Kasım ayında ağacımızı çıkarıp türlü türlü süslerle özene bezene süsledik. Ama bu sene nedense o ağacı çıkarmak istemedim. Kızımla ve eşimle birlikte yılbaşı ağacımızı kendimiz yapalım istedim. İşyerimdeki ustaya kestirdiğim çıtaları sicimle bağladık. Boyadığımız kozalaklarla, evde ne varsa onlarla yılbaşı ağacımızı süsleyip evimizin duvarına astık. 

Ve duvara asıp ışıklarını yaktığımızda kendimi dünyanın en zengini hissettim.. 

Işıl ışıl bir yıl olması dileğiyle..

16 Kasım 2017 Perşembe

Kreş Kreş Diye Nicesine Sarıldım..

Birazdan okuyacaklarınız bir annenin çocuğunu kreşe verme döneminde ve sonrasında yaşadıklarını anlatmaktadır. Okuyacaklarınız fazlasıyla araştırma, normal düzeyde endişe ve eser miktarda memnuniyet içermektedir. Ve tamamiyle kendi düşüncelerimden ibarettir.

Kızım 4,5 aylıkken işe başladım ve kızıma 4,5 aylıktan itibaren anneannesi ve babaannesi dönüşümlü baktı. Hem de yaşları ve rahatsızlıklarına rağmen kendi düzenlerini bozup bizim evimizde bakma özverisini göstererek. Onlara minnetim, borcum ömür boyu sürecek..

Kayınvalidemin rahatsızlanması ve kendisini ani bir şekilde kaybetmemiz, annemin yaşı ve hastalıkları sebebiyle çocuk bakımında tek başına zorlanması (buna rağmen kızıma kendi evinde bakmaya isteyerek devam etmesi) bizim kreş arayış serüvenimizi hızlandırmamıza neden oldu. Aileme uzak oturuşum, sabah çocuğu bırakıp akşam alma ihtimalimizin çok düşük oluşu, çocukla birlikte kendi evimden ayrılıp bir süre annemlerde kalışımızın yaşattığı manevi zorluklar kreş olayını bizde zorunlu hale getirdi.

Kendimi hızlı karar verebilen ve verdiği kararlarda da çok fazla hayal kırıklığı yaşamayan biri sanırdım, değilmişim. Kreş aramaya başlamadan önce internetten onlarca forumda yorumlar okudum. Erken yaşta kreşe gitmenin avantajlarını/dezavantajlarını öğrenmeye çalıştım. Sorularımla, çocukları kreşe giden arkadaşlarımın beyinlerini patlattım. Yetmedi, “Özel Kreş ve Gündüz Bakımevleri İle Özel Çocuk Kulüplerinin Kuruluş ve İşleyiş Esasları Hakkında Yönetmeliği” inceleyip önemli yerlerin altını çizdim. O da yetmedi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın web sitesinde yer alan ve açılış izni alan kreşlerin listesini çıkardım. Eşe dosta önerebilecekleri kreşleri sordum. Aklıma yatanların bazılarını telefonla arayarak, bazılarıyla yüz yüze görüşerek bilgi aldım. Evime yakın üç kreşin ikisi ile gidip görüştüm. Çoğuna kızım ve eşimle birlikte gittim. İçime sinen de oldu, sinmeyen de. İçime sinenlerin bulunduğu semtlerde ev aradım.  Ne de olsa kreş eve yakın olmalıydı. İçime sinmeyenlerde beni rahatsız eden durumlar vardı. Mesela içeri girdiğimde burnumu yakan çamaşır suyu kokusu, kreşte pişmeyen yemek, fiziki şartları uygun bulmayışım, fiyatların çok yüksek oluşu, servislerinin olmayışı gibi.



Buraya kadar okuduysanız, aklınızdan iki şey geçmiş olabilir. Bir tanesi “aynı ben, ben de kreşin ıncığını cıncığını araştırırım”, diğeri de “ne gerek var bu kadar araştırmaya, kreşler üç aşağı beş yukarı aynı, ver işte birine çok takılma.” 

Aklından birincisini geçirenler için iki çift sözüm olacak: “Çok araştırma kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.” Aklından ikincisini geçirenler için de iki çift sözüm olacak: “Doğru söylüyorsun kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.”

Bu kadar uğraş, bu kadar çaba 2016 yılının Eylül ayında tamamen zorunluluktan, 28 aylık bezli ve emzikli kızımın işyerime çok yakın ama içime sinmeyen bir kreşe başlaması ile son buldu.

Bu zorlu süreçte bizim tek şansımız öğretmenden yana oldu. Kızım öğretmenini çok sevdi. Hatta öğretmenine, öğretmeni tuvaletini yapmaya gittiğinde bile yanında duracak kadar bağlandı. Öğretmeni de onu çok sevdi. Ben de öğretmeni çok sevdim. Ama bunun dışında kalan bütün faktörler benim gözümde negatifti.

Hep derlerdi kreşe başlayınca hastalıklar da başlar diye. Yok ya her çocuk farklıdır derdim. Hem benim çocuğum 16 ay anne sütü aldı. Bağışıklığı yüksektir. Öyle zırt pırt hasta olan bir çocuk da değil. Olmaz öyle şey diyordum ki, birkaç hafta sonra hastalandı. Yaklaşık 5 ay sonra yüksek ateş ve dinmeyen öksürükle kendimizi acilde bulduk. Teşhiş, bronşit. Sonuç, kreşe elveda..



Kreşe devam ettiği süre içerisinde, akşamları çocuğumu kreşten aldıktan sonra ağlayarak eve gidişim, evde eşime cozlayışım, mevcut düzene lanet edişim, kapitalist sistemin çarklarına tükürüşüm, eğitim sisteminin güdüklüğüne veryansın edip “hani sosyal devlettik?” diye ağlarken iç çekişim çok olmuştur. Hatta kreşin ilk aylarında ömrümden ne kadarını bilemediğim bir sürenin eksildiğini de zaman zaman merak ederim.

Buraya kadar da okuduysanız eğer “ah be güzelim, ne üzdün o kadar kendini, akışına bırakaydın, ne o kadar yıprattın kendini” demiş olanlarınız için söylüyorum: “Doğru söylüyorsun kardeş, kreş için böylesine yıpranmaya gerek yok. Düzeni değiştirecek gücün yoksa, ya düzenin bir parçası oluyorsun ya da düzenden ayrılarak kendi düzenini kuruyorsun.” Çok anarşik gibi görünse de maalesef öyle.

Kreş arayışımda, çocuğum dahi olsun, süper etkinlikler yapsın, içindeki sanat aşkı ortaya çıksın, o müze senin bu tiyatro benim gezsin vb. gibi beklentilerim hiç olmadı. Üç şeye önem verdim. Birincisi kreşin fiziki şartları, ikincisi öğretmenlerin çocuğuma gösterecekleri ilgi ve sevgi, üçüncüsü ise beslenme ve hijyen.



Kreşe giden çocuk şöyle başka oluyor, böyle özgüvenli oluyor, anasınıfına başladığında kreşe gitmeyen çocuklardan şöyle fark ediliyor gibi söylemlere bir dönem inansam da sonrasında karşısında oldum. Bana göre anne ya da baba ya da bakımını üstlenen her kimse; çocukla yeteri kadar ilgileniyorsa, çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimine uygun yetişmesini sağlıyorsa, çocuğu ile doyurucu vakit geçiriyorsa o çocuğun kreşe gitmesi o kadar da şart değil. “Aaaa ama çocuk bu, yaşıtlarıyla vakit geçirmesi lazım, sosyalleşmesi! lazım, evin içinde hep anneyle, hep bakıcıyla, hep anneanneyle nereye kadar, cık cık cık” diyenleri duyar gibiyim. Haklı olabilirler ama kızımın geçen seneki kreş öğretmeni ile birkaç gün önce telefonda görüştüğümüzde, “bu yaştaki çocukların yaşıtlarıyla/akranlarıyla vakit geçirebilecekleri daha çooook uzun bir zaman var önlerinde. O yüzden şartlar el veriyorsa kreşe gitmese de olur” dedi.



Eğer anne/baba/bakıcı/anneanne/babaanne tvden, tabletten, cep telefonundan uzak bir şekilde yaşayıp çocuğa kitap okuyorsa, çocuğu parka götürüyorsa, markete gidip birlikte alış veriş yapıyorsa, çocuk –varsa- komşu çocukları ile oyunlar oynuyorsa, hatta ve hatta anneanne ile ya da babaanne ile kabul günlerine bile gidiyorsa, çocuğun evde karalayacak defterleri, kesip yapıştıracağı kağıtları varsa tekrar söylüyorum kreş çok da şart değil bence. 

Hangi durumda kreş şart? Anne çalışıyorsa/çalışmak zorundaysa/çalışmak istiyorsa ya da çocuğunun kreşe gitmesini istiyorsa.

Yine bana göre kreş/yuva adı her ne ise çocukları ile yeteri kadar ilgilenemeyen, kendi öğretecekleri sınırlı olan kişiler için biçilmiş kaftan. Çocuğun eline -resim yapmayı geçtim- karalama yapsın diye kalem vermemiş, tvnin karşısına oturtup kendi keyfine bakmış, iki satır masal okumamış, birlikte iki yumurta kırmamış ebeveynler derhal göndersinler çocuklarını kreşe.



Başından beri –öğretmeni bile- kızımın yaş grubundaki çocukların ÖZBAKIM gerektiren çocuk grubu olduğunu, biraz daha büyük verilse daha iyi olacağını düşünüyordum. Ben erken yaşta kreşe verilen çocukların fiziksel ve duygusal olarak ne gibi zorluklara maruz kaldıklarını az çok biliyorum. İkinci üniversite kapsamında Çocuk Gelişimi bölümünde okuyorum. Araştırıyorum. Ve anladığım şu. Her çocuk farklı. Her çocuğun gelişimsel süreci benzer gibi görünse de birbirinden farklı. Her ebeveynin kreşten beklentisi farklı.

Sizin beklenti sıralamanızda birinci sırada yer alan fiziki şart, bir başkasının sıralamasında yer almayabilir. Ya da öğretmeni iyi olsun gerisi olmasa da olur diye bir beklentiniz de olabilir. Ya da eve yakın olsun başka bir şey istemem de diyebilirsiniz. O yüzden beklenti, tamamen kişiye bağlı. 

Geçen seneden beridir okuduklarımdan, araştırdıklarımdan, gözlemlediklerimden ve tecrübelerimden kreşlerle ilgili beklentilerimde şu sonuçlara varmıştım:
  • Kreşin fiziki şartları uygun olmalı. Mesela uyku odası ve oyun odası ayrı olmalı. Odaları gün ışığı almalı ve sık sık havalandırılmalı. (Ki zaten Yönetmelik de böyle buyuruyor). Tıbben, yatakhanede yatan çocukların sayısını anne ve babalarının sayısı ile de çarpın diyorlar. Yani uyku odasında 20 çocuk varsa kendileri de dahil 20X3=60 demekmiş. Çünkü çocuklar evden gelirken beraberlerinde annelerinin, babalarının varsa kardeşlerinin virüslerini de getiriyormuş. Uyudukları ortamda da bu virüsler sirkülasyon halinde dolaşıyormuş. Bunu ben demiyorum tıp diyor. Bu sebepten uyudukları odada ne kadar az çocuk olursa o kadar iyi. Tabi uyutmayan kreşler de var. O da bir tercih.
  • Müstakil ve güvenli bir bina olması, her mevsim oyun oynayabilecekleri bir bahçelerinin olması büyük avantaj. Bahçeden kastım zemine döşenmiş yeşil halı kaplı camekanlı alan değil. Taşı toprağı olan, bahçesinde ağaçları, çiçekleri olan, salıncağı kaydırağı olan bir bahçe. Çünkü çocuklar açık havada toprakla oynamayı, kaydıraktan kayıp toza çamura bulanmayı, yaratıcı drama dersinden daha çok seviyor.
  • Sınıf mevcudu 10’u geçmemeli. Yönetmelik 0-36 aylık çocukları max. 10 kişi, 37-77 aylıkları max. 20 kişi ile sınırlandırmış olsa da okul öncesi dönemde -özellikle kreş ve gündüz bakımevlerinde- sınıfın kalabalık olması bana göre dezavantaj. Çünkü öğretmenin o yaş grubu ile daha çok ilgilenmesi gerekir. Sayı arttıkça da bu mümkün olmuyor. Hatta kreşte toplam kapasitesinin yarısı kadar çocuk olmalı. (Kreşin toplam kapasitesi 200 ise max. 100 çocuk olmalı).
  • Sevecen, ilgili öğretmenler ve idareciler olmalı. Çocuk-öğretmen-ebeveyn döngüsü aktif olmalı.
  • Çağdaş bir yapıları olmalı.
  • Sınıfta tek öğretmen olmalı. Asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen adı altında bir işleyiş olmamalı. Çocuklar iki öğretmen arasındaki minicik bir çekişmeyi bile fark ediyorlar maalesef ve bu da otoritenin kimde olduğunu anlamalarında kafa karışıklığı yaratıyor. Tek öğretmen ama yeterince stajyer olmalı. Çünkü bir ipte iki cambaz oynamaz.
  • Hijyenden kastettikleri çamaşır suyu olmamalı. Bir kreşi ziyarete gittiğinizde sınıflar ya da kreşin her hangi bir yeri buram buram tuvalet ya da çamaşır suyu kokuyorsa kaçın ordan. Çünkü temizlik anlayışını çamaşır suyu ile bağdaştıran bir zihniyetle çok fazla mücadele edemezsiniz.
  • Etkinliği oyunla harmanlamalı. 
  • Yemekler kreşte pişmeli ve yemek listeleri sağlıklı olmalı (sarelleli ekmekten kahvaltı olmaz, paketli meyve suyundan da bi hayır gelmez)
  • Fiyatı makul olmalı. Buradaki makul fiyat kişiye ve gelire göre değişse de vitrini cilalı olması pahalı olmasını gerektirmiyor. Çünkü çoğunun mobilyası İKEA’dan alınmış sandalyeler, masalar, tabureler ve dolaplardan ibaret. Çoğunda seramik dersi var, çoğunda yaratıcı drama adı altında ne işe yaradığını çok da kavrayamadığım bir ders var, çoğunda yabancı dil dersi var. (Bazılarında Türk öğretmen + Yabancı öğretmen sürekli bulunuyor. Çocuğum 4 yaşında İngilizce’yi yalasın yutsun, cebimden de balya balya para çıksın diyorsanız anadili ile birlikte yabancı dil eğitimini eş zamanlı veren kreşleri tercih edebilirsiniz.)
  • Ve belki de en önemlisi içinize sinen bir kreş olmalı.
Kreşlerin işleyiş mantığı üç aşağı beş yukarı aynı. Çocuk konforlu, vitrini boyalı, çok pahalı kreşten bir şey anlamıyor. İstemiyor da. Çünkü onun ihtiyacı olan sadece sevgi, oyun ve özbakım. Lüksü, daha fazlasını, daha cilalısını isteyen bizleriz.

Önemli olan tek bir şey var aslında. Ne kreşin sizin içinize sinmiş olması, ne fiyakalı bir kreş olması, ne bahçesindeki ineği sağıp organik yoğurt yapması, ne atomu parçalayacak dahi çocuklar yetiştirme garantisi vermesi, ne etkinlikten başımızı kaldıramıyoruz diyen bir kreş olması, ne eve yakın olması, ne de fiyatının uygun ya da pahalı olması. Edindiğim tecrübelere göre önemli olan tek bir şey var bence. O da çocuğunuzun mutlu bir şekilde kreşe gitmesi, orada mutlu olması ve mutlu bir şekilde çocuğunuzu almanız. Buradaki mutluluk üçlemesi çocuk, ebeveyn ve öğretmenden oluşuyor. Formül basit: Mutlu öğretmen = Mutlu çocuk = Mutlu ebeveyn.



Kreşe giden bir çocuğunuz varsa ve çalışan bir anneyseniz şu duyguları ve düşünceleri de zaman zaman yaşamamanız mümkün değil. Bir kere sabahın köründe kalkıp uyuyan çocuğunuzu uyandırmak başlı başına bir vicdan azabı. Kreş evinize yakın değilse çocuğu her sabah şehir trafiğinin içine sokarak götürmek ve akşam da aynı şehir trafiğinin içine sokarak eve getirmek ayrı bir vicdan azabı. Çocuğu kreşe bıraktığınızda başlarda arkanızdan ağlayan, sonrasında melül melül bakan gözlerle sınıfın yolunu tutan çocuğun arkasından bakakalmak ayrı bir vicdan azabı. Mesai saatlerinizden dolayı çocuğu sabahları erkenden kreşe bırakmak ve akşamları da en son almak başka bir vicdan azabı. Çocuk her hasta olduğunda çalışıyor olmanızın verdiği yükün altında ezilmeniz, ulan çalışıyorum da napıyorum atomu mu parçalıyorum diye yaptığınız işi hor görmeniz ayrı bir boyut. Onu bir gün kreşten üzgün ve mutsuz aldığınızda “Acaba yanlış mı yapıyorum? Ya hayatının bir yerlerine bu duygular yerleşirse? Çocuğuma el bakacağına ben mi bakmalıyım?” diye hayatı sorgulayan ve kendinizi suçlayan düşünceler de bambaşka bir boyut.

Ama çocuk büyüyecek. Hep 3 yaşında ya da 5 yaşında kalmayacak. Çocuğa annesinin bakması maddi ve manevi anlamda müthiş bir ayrıcalık. Ama çocuğunuza siz de bakıyor olsanız o çocuk bir gün büyüyecek ve zorunlu eğitim yaşı geldiğinde zaten sistem kolundan tutup onu okula götürecek. Önemli olan o döneme kadar süreci iyi yaşamak. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmak. Keşke her anne/baba sosyo-ekonomik şartları bozulmadan kendi gönlünce çocuğuna bakabilse. Ülke politikası çalışan kadına 4 aylık doğum izni ile değil de en az 2 yıl çocuğuna maddi kayıp yaşamadan bakabilme imkanı sağlasa. Ne yazık ki ülke şartlarında çalışan bir anneyseniz, bakım konusunda yeterli desteğiniz yoksa çocuğunuz bakıcı/kreş ikileminden birinin içinde bulacak kendini. O yüzden çok da yıpranmadan süreci atlatmak gerekiyor.

Kızım 2 aydır başka bir kreşe gidiyor. Gittiği kreşin bana göre avantajları da var, dezavantajları da. En büyük sorunumuz ulaşım. Kreş başka semtte, evim başka semtte, işyerim başka semtte. Sınıfları kalabalık, asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen olarak iki öğretmen var. Uyku odasında 44 çocuk uyuyor. Yemekhanede bütün çocuklar aynı anda yemek yiyor. Gürültüyü, şamatayı bi görün. Ama güvenilir bir yer. Kafama yatan tarafları daha fazla.

Geçen yıldan bu yana ikisi kızımın devam ettiği kreş olmak üzere toplamda 18 kreş gezdim. Bir dönem Montessori eğitim sistemine merak sardım, baya araştırdım. Hatta blogda da yazdım. Prensip olarak benimsemiştim de ama ülkemizdeki Montessori eğitim metodunu uygulayan okulların dudak uçuklatan fiyatlarını gördükçe ve bu okulları birebir görme fırsatı buldukça çok da elzem bir metod olmadığını anladım. Evde Montessori uygulamaları ile felsefesini öğretebileceğimi düşündüm ve şartlarımıza uyan yanlarını çocuğuma öğretmeye çalıştım. Hala da devam ediyorum. Ama kalbim Waldorf'tan yana.



Gördüğüm kreşlerin hepsinden her anlamda çok şey öğrendim ve gözlemledim. Mesela kreş/okul kurumsallaştıkça sınıf sayısı artıyor. Kurumsal bir yapıysa ve birden fazla şubesi varsa sınıf mevcudu genelde 16 kişi. Bunu avantaj olarak değerlendiren kreş yönetimi de var. Dezavantaj olarak gören kreş yönetimi de. 

Avantaj olarak görenlerin gerekçeleri, kalabalık sınıfta kreşe giden çocukların anaokuluna ya da ilkokula başladığında akran zorbalığına daha az maruz kalmaları. Akran zorbalığı nedir derseniz; çocuk ve ergenlerin benzer yaş grubu çocuk ve ergenlerden fiziksel, duygusal ve cinsel olarak maruz kaldıkları örseleyici kötü muamelelerin tümüne verilen ad.

Çocukların ilgiye ve sevgiye ihtiyaç duydukları bir dönemde kalabalık sınıfa maruz kalmalarını bazı kreşler dezavantaj olarak görüyor. Çünkü öğretmenin her çocukla yeteri kadar ilgilenemeyeceği kanısında. Ki bence de öyle. Dediğim gibi doğrularınız beklentilerinize ve neye inanmak istediğinize bağlı.

Bizim en büyük handikapımız oturduğumuz semtte fazla kreş bulunmamasıydı. O yüzden oturduğum semti değiştirmek istediğimden çok fazla kreşe baktım. Doğrusunun bu olmadığını da anladım. Çünkü kafanıza yatan bir kreş için evi barkı taşıyıp, çocuk o kreşe alışamadığında ortada kalma ihtimaliniz var. Bu sebeple kreşe göre ev değil, eve göre kreş bakmak en mantıklısı. Malum ülkemizdeki sınav sistemleri zaman zaman değiştiğinden, iyi okulların olduğu semtlere doğru bir kayma da başladı. O yüzden iyi düşünüp doğru karar vermek lazım.



Gerçi hep savunduğum bir şey var. Çocuğun çiçek gibiyse nerede olsa açar. Bağnaz bir düşünce gibi görünse de öyle. Bizlerin yapabileceği çocuklarımızın en iyi, en pahalı eğitimi almasını sağlamak değil. Şartlarımıza en uygun koşulu en optimal düzeyde çocuğumuza sunabilmek. Ve kreş arama sürecinde yaşadığım tüm olumsuzluğa ve hayal kırıklığına rağmen hala parasız eğitimden yanayım. Hatta hatta okulsuz eğitimden yanayım. Parasız eğitim mümkün değil biliyorum ama en azından özelleşen eğitime kamyonla para dökme yanlısı değilim. Çünkü servet döktüğümüz kreşlerin makul olanlardan çok da bir farkı yok. O kadar çok parayı verince farkı varmış gibi hissediyoruz ya da ona inanmak istiyoruz hepsi bu. Şunu öğrendim: iyi hastane yok, iyi doktor var; iyi okul yok, iyi öğretmen var.

Kreş arayışım hala devam ediyor. Zor beğendiğimden ya da çocuğumun uyum sağlayamamış olmasından değil. Evimin, işimin ve kreşin farklı semtlerde olmasından. 

Geçen sene, görüşmeye gittiğim kreşlere yukarıda madde madde yazdığım kriterlerle giderdim. Şimdi görüşmeye gittiğim kreşler “Bizden beklentiniz nedir?” diye sorduğunda tek bir şey söylüyorum. Çocuğum öğretmenini sevsin ve kreşe isteyerek gelsin yeter. 

Not: Kızım hala ilk kreş öğretmenine resim yapıyor, onu özlediğini söylüyor ve farklı şehirlerde olmamıza rağmen hala öğretmeniyle iletişimimiz devam ediyor.

Birgül Öğretmene ithafen..

Fotoğraflar: Pinterest
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...