19 Eylül 2018 Çarşamba

Muffin Poğaça

Sonbahar geldi.. Yazın ve tatilin bitmesinin rehaveti midir bilmem, herkeste bir melankoli hali. Sararmış yaprakların süslediği doğaya karşı okunan şiirler.. Mutfaklardan gelen kek kokuları.. Battaniyelerin yerlerinden kalkıp dizlerin üzerine örtülmeleri.. Hep sonbaharın işleri bunlar.. Ve sonbaharı en güzel yapan ay bence Eylül..

Havaların serinlemeye başlamasıyla birlikte bende kek pişirme, pofuduk poğaça yapma isteği pek bir arttı. Daha kekten üç beş dilim varken yeni bir pastaya girişmeler, yumuşacık poğaça arayışında olmalar.. Ama dedim ya bunlar hep sonbaharın işleri.


Aslında öyle çok poğaça yapan biri değilimdir. Yaparsam da sıcak sıcak aynı gün yemeyi tercih ederim. Ertesi güne kalan poğaçaları hep bi yavan bulur(d)um. Ta ki dün akşam bu poğaçaları yapana kadar. 

Bunlar hem yumuşacık oldu, hem de ertesi gün bile pofuduk kaldı. (Şu an o pofuduk poğaça ile kahvaltımı yaptığım için söylüyorum.)

Ben bu sefer sade yaptım. Tadı da pastanelerdeki açma gibi oldu. İçine ister piştikten sonra peynir koyun, ister salça sürün, isterseniz sade yiyin. Ama bir dahaki sefere cevizli, zeytinli, ay çekirdeği içli, baharatlı türlerini deneyeceğim. Çünkü aşırı lezzetli ve saatler geçse bile evi mis gibi kokutan bir poğaça oldu. Malzemelerinin kolaylığı, yapılışının pratikliği, şeklinin güzelliği de cabası. İnanın lezzetine bayılacaksınız.

MALZEMELER: (12 kişilik muffin kalıbı + 5 muffin)
1 çay bardağı ılık süt (hafif ısıtılmış)
1 çay bardağı ılık su (hafif ısıtılmış)
1 çay bardağı sıvıyağ
1 paket instant maya (kuru maya)
1,5 yemek kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1 adet yumurta
3 su bardağı un (benim çay bardağım biraz büyük olduğu için 4 su bardağı un kullandım)

Üzeri İçin:
1 yumurtanın sarısı
Çörekotu, susam

YAPILIŞI:
  • Çırpma kabında ılık sütü, ılık suyu, sıvıyağı, mayayı ve toz şekeri tel çırpıcı ile çırpın. 
  • İçine bir yumurtayı (ben üzerine süreceğim yumurtanın akını da ekledim) ve tuzu ekleyin. 
  • Unu her defasında bir su bardağı olacak şekilde kademeli ekleyip yoğurmaya başlayın. (Ele hafif yapışan çok yumuşak bir hamur olacak. Hamur cıvık diye sakın un eklemeyin çünkü mayalanırken hamur toparlayacak.) 
  • İçine çok az sıvıyağ sürdüğünüz bir kabın içine hamurunuzu koyup üzerini streç filmle kapatın. 1 saat dinlendirin.
  • Muffin kalıbınızın içini yine çok az sıvıyağ ile yağlayın. 
  • Hamuru kalıbınızın sayısı kadar eşit parçaya bölüp elinizde yuvarlayarak kalıplarınızın içine yerleştirin. 
  • Üzerini nemli bezle örtüp yarım saat daha dinlendirin. 
  • Sonrasında üzerlerine yumurta sarısını sürüp, çörekotu/susam serpin. 
  • Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında üzerleri kızarana kadar pişirin.


Not: Muffin kalıbınız yoksa kelepçeli kalıpla çiçek ekmek gibi de yapabilirsiniz.

Afiyet şeker olsun..

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Ege ve Marmara Hatırası

Bir yaz tatilinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bir önceki postumda, her sene ajandamın ilk sayfasına "görmek istediğim yerleri yazıyorum" demiştim. Bu seneki rotamızı yine ajandama yazdığım yerlere çevirdik. Karadeniz hariç çoğunu görmek nasip oldu çok şükür. 

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Her ne kadar eşim gitmek istediğim her yere beni götürmüş ve havadan yardım atan helikopter misali, bizi beldenin ortasına bırakıp "işte görmek istediğin yer burası" diyerek gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi etrafa bakmama sebep olsa da, sağ olsun beni kırmadı ve bilmem kaç bin kilometre yol yapıp bizi oralara götürdü. Buradan kendisine teşekkürlerimi iletiyor, bir sonraki tatilde gideceğimiz yerlerin kaç kilometre olduğunu hesaplamak yerine "gezilecek, görülecek yerlerini" göz ucuyla da olsa araştırmasını rica ediyorum. 

Geçen seneki tatilimizi Datça ve çevresinde geçirmiştik. Bu sene biraz daha rotayı genişlettik. Urla, Alaçatı, Sığacık, Seferihisar, Özbek Köyü ve Şirince'yi haritadan işaretledik. Sonrasında Bodrum ve Erdek ile tatili tamamladık.

Tatil rotamızın ilk durağı Urla oldu. İzmir'de doğmuş ve çok sık olmasa da İzmir'e arada sırada gitmiş biri olarak İzmir'in ilçelerini hep çok merak etmişimdir. Urla da bunlardan biriydi. Ne yalan söyleyeyim Urla'ya çok büyük beklentilerle gitmiştim. Belki de konakladığımız bölgeden dolayı Urla'yı pek sevemedim. Kalabak mevkinde kaldık ve inanılmaz bir rüzgarı vardı o bölgenin. Doğal güzellik adına pek bir şey göremedim. Varsa da rüzgar silip süpürdü zaten. Seneler önce Kavak Yelleri dizisinin Urla'da çekildiğini duyduğumda dizinin çekildiği yerler bana çok şirin gelmişti. Ama ne yazık ki ne instagram fotolarında gördüğüm tonları, ne de dizideki samimi yaşantıyı orada göremedim. Yine söylüyorum, belki de hayal ettiğim güzellikleri göremeyişim de eşimin de payı olabilir. :) 

Eşime “Urla’da sanat sokağı çok meşhurmuş, oraya da gidelim mi?” dediğimde, “Ya iki keko bi duvara üç beş resim çizmiştir, adına da sanat sokağı demişlerdir” dedi diye kızmıştım. Az bile söylemiş. Sanat adına, her sayfiye yerinde olan hediyelik eşya dükkanları dışında ve bir kaç antikacı dükkanından başka pek de bir şey göremedim doğrusu. 

 


Ve şunu da anladım, nereye gidersek gidelim tarihi binaların restore edilip otel ya da cafe olmasından müthiş keyif alan bir milletiz.


Urla’nın sağını solunu gezdikten sonra bir günümüzü Alaçatı ve Sığacık’a ayırdık. Alaçatı senelerden beri görmek isteyip de bir türlü görmek kısmet olmayan yerlerden biriydi benim için. Beklentimin çok ama çok üstünde beni karşılayıp, uğurladı. Evlere, cafelere, otellere bayıldım. Öğle vaktinde gitmemize rağmen sokaklar bomboştu. Alaçatı’ya gelen gündüz sörf yapar, akşam da eğlenirmiş. Akşamki hareketli halini göremesek de ben Alaçatı’ya ba-yıl-dım.



Yıllar önce internette Alaçatı otellerini gezerken Kurabiye Otel diye bir oteli keşfetmiştim. İsminin Kurabiye Otel olması da beni ayrı bir cezbetmişti. Otel sahiplerine mail atıp otellerini bloğumda paylaşmak için izin istemiştim, seve seve kabul etmişlerdi. Hatta kuzenim, benim blogda görüp o otelde kalmıştı. 


Gel zaman git zaman otelin sahibesi Perihan hanımla mail ortamında sohbetler etmiş, inceden bir dostluğumuz oluşmuş, hatta kendisi bana gurur veren sürpriz bir teklifte bulunup, yakın bir arkadaşlarının Alaçatı’da açacakları cafe-barlarına kendi tariflerimden oluşan bir menü hazırlamamı rica etmişti. Aradan seneler geçti, Alaçatı’ya yolumuz düştü ve bir sürpriz de biz yapalım, Perihan Hanımı ve sevgili eşi Mehmet Ali Beyi kapıdan da olsa bir ziyaret edelim dedik. 

Ne yazık ki İstanbuldalarmış.. Otelin çalışanları bizi içeriye buyur edip, gezdirdiler. Ne mutlu bana ki filtreli fotolarla janjanlı mekanların instagramda kol gezdiği bir dönemde; kalitenin, kendine özgülüğün ve sevimliliğin aktığı bu oteli de dünya gözü ile görme fırsatım oldu.


Alaçatı’dan sonra Sığacık’a geçtik. Aslında buraya Pazar günü meşhur pazarı kurulmuşken gitmek istemiştik ama hafta sonları araç almadıkları için aynı güne Sığacık’ı da sığdırdık.


Sığacık, Seferihisar’a bağlı bir mahalle. Ama son yıllarda o kadar popüler olmuş ki, Sığacık’ı ilçe zannedenler bile oluyormuş. Küçük, şirin bir yer. Biz burada gezmekten çok denize girmeyi tercih ettik. Akkum plajı diye bir plajı var. Denizi harika.

Sığacık’da yürürken gözüme Seferihisar Belediyesi’nin billboardları takıldı. Çocuklara gereken değeri verdikleri için kendilerini yürekten alkışladım.



Aslında rotamızda Karaburun da vardı ama hem sıcaktan hem de yorgunluktan Karaburun’u es geçtik. Kendisi, bir başka sene görülmek üzere ajandama tekrar yazıldı.

Urla’da iki gün boyunca Özbek Köyü’nde yer alan Ilıksu Askeri Kampına gittik. Özbek Köyü de görmek istediğimiz yerler arasında yer alıyordu. Bu köyü de çok sevdik. Yolu biraz sapa. Patika yolda araba kullanıyorsunuz neredeyse. Ama köyün sonundaki askeri kamp bir harika. Kampa giderken yol boyu ışıklandırma yok. Ama güneşin batışı muhteşem. Midyeleri çok lezzetli.




Urla’nın içinde belki de en sevdiğim yer İskele oldu. Bir akşam yemeğe gittik. Biraz Bozcaada’yı andırıyor. Sokak arası meyhaneleri, canlı müzik yapan restoranları falan var. Balığı harika.


Urla’da beş gün kaldıktan sonra tırım tırım gezme modundan, kocamın asıl istediği tatil olan deniz-kum-güneş-uyku modu olan Bodrum’a geçtik. Bodrum’a gitmeden önce bana göre yolumuzun üstünde, kocama göre dağın başında olan Şirince Köyüne gittik. Eşim şu konuda gene haklı çıktı. İnsanlar o kadar yolu sırf şarap ve harabe ev görmek için geliyorsa ve halkı da dağın başındaki bir köyü turistik bir hale getirdiyse helal olsun valla dedik. Şarapları çok güzel evet. Harabe evleri uzaktan bakınca kartpostal gibi, ona da evet. Ama bir daha gider miyim? Hayır.



Kilisenin ordan manzara çok güzeldir dedikleri için kiliseye çıktık. Çocukla çıkmak biraz zor oldu, çünkü yolları kırpıntı taş. Keşke Arnavut kaldırımı olsaydı ona da razıydık. Ama dedikleri kadar vardı. Manzara çok güzel. 


Turistler çılgın gibi fotoğraf çekiyor. En tepedeki kafeler bile tıklım tıklım. Biz daha aşağılarda bir yerde oturup meşhur kabak çiçeği dolması ve gözleme yedik. 


Dükkanları gezdik, meyve şaraplarından aldık ve ben bolcana şarap tattım. Hepsi nefisti.




Şirince Köyünden sonra, Bodrum'un yolunu tuttuk. Bodrum deyince zaten hemen herkesin aklına mavi pencereli küçük beyaz evler gelir. Hala öyle ama şimdi o mavi pencereli küçük beyaz evler lego misali dağların tepelerine de yerleşmiş. Görüntü olarak çok güzel ama alt yapı nasıldır hiç bilmem.


Bodrum’da kaldığımız otel Bitez’deydi. Bodrum’a göre nispeten daha sakin bir köy Bitez. Bu arada hem Urla ve çevresinde hem de Bodrum’da dikkatimizi çeken bir şey oldu. İşletme sahipleri, ucuz işçi çalıştırma politikasıyla turizmden anlamayan bir sürü insanı işletmelere doldurmuş. Yıllar önce Bodrum’a geldiğimde çok tok esnafı vardı. Şimdilerde (dövizin de yükselmesiyle) ne koparırsam kar mantığı ile insanlara yaklaşıyorlar. Bu hem kaliteyi düşürmüş, hem de güveni.

Bitez’in denizini hiç beğenmedik. Sığ bir deniz ama berrak değil. Özellikle kıyıya yakın yerler balçık. Az da olsa dalga var ve yine Urla’daki gibi rüzgar çok.

Ben daha önce Bodrum’a geldiğimde Zeki Müren’in müze olan evine gitmiştim. Bu sefer, eşimin ve kızımın da görmesini istedim. Bir öğleden sonramızı Bodrum'un merkezine ayırdık ve sanat güneşimizin müze haline gelmiş evini ziyaret etmek için Bodrum’a indik. 

Bitez’den gelip de Bodrum’da Bitez dondurması yiyen ender varlıklar olarak ilk önce Bitez dondurmacısına gidip dondurma yedik. Favorim mandalina, karadut ve gül oldu.


Bodrum'u hep sevmişimdir. Havasını, doğasını, evlerini hep yaşanabilir bulmuşumdur. Bodrum’da gezerken rahmetli Türkan Saylan’ı yad ettik. Ve Zeki Müren’in evine vardık.



Daha kapıdayken bile insanı hüzün ve minnet kaplıyor. Bütün servetini Mehmetçik Vakfı ve Türk Eğitim Vakfına bağışlayan bu ulu sanat güneşini rahmetle anıp, müze olan evini dolaştık. Şıkırtılı sahne hayatının yanında mütevazı ev yaşamı, bir kez daha kendisine olan hayranlığımızı arttırdı.





Akşama doğru evli evine köylü köyüne deyip, köyümüz Bitez’e döndük. Bitez’in gündüzündense gecesini ben daha çok sevdim. Sahil boyu restorantlar var. Ve hepsinin konsepti farklı. Balık, kırmızı et, pizza, hamburger ne ararsanız. Ve her mekanın kendine özgü dekorasyonu ve müziği var. Latin müzikleri ağırlıkta. İyi ki de öyle. Çünkü o dokuya ben latin müziklerini çok yakıştırdım.


Biz Bodrum’daki oteli Ets turdan ayarlamıştık. Bir görevli otelde mutlaka bulunuyor. Kendisi ile görüştüğümüzde Bitez’in denizinden müşterilerin çoğunun memnun kalmadığını, dilersek Akyarlar tarafına gidip oranın denizini görmemizi tavsiye etmişti. Bodrum’daki son günümüze Akyarlar’ı dahil ettik.

Gerçekten de söylenildiği gibi Akyarlar’ın denizi muhteşem. Pırıl pırıl bir denizde yüzmek harika. Akyarlarda (Karaincir) halk plajına gittik. Halk plajının iki yanı da ücretli plaj. Çocuğun tuvaleti geldi. Otoparka umumi bir tuvalet koymuş belediye, o da zincirlenmiş. Ücretli plajın tuvaletine götürdüm mecburen çocuğu. Tuvaletten çıkınca garson bizi gördü. Siz bizim plajda değilsiniz galiba dedi. Evet halk plajındayız dedim. Tuvaletimizi kullandınız ama dedi. Evet çünkü halk plajının tuvaleti yok, ücreti neyse vereyim dedim. Yok ondan değil de patron da buraya arıtma su getiriyor, yatırım yapıyor para gidiyor dedi. Tamam kardeşim tuvaletinin ücreti neyse söyle vereyim dedim. Bu hala söyleniyor. Napsın millet? Tuvaletini nereye yapsın dedim. Denize yapsınlar dedi. Kakasını napsın dedim. Onu da denize yapsın dedi. Dumur oldum dumur. Bahsettiğim turizmdeki ucuz işçi politikası tam da buydu. Belediye halk plajı yapmış sağ olsun ama umumi tuvalet zincirli. Fotoğrafını çekip belediyeye gönderecektik ama toprak otoparktan çıkarken telaştan unuttuk.


Bodrum’da yediğimiz Bitez dondurmasının tadı öyle damağımızda kaldı ki, Bitez de neredeyse iki günde bir köyün içindeki Bitez Dondurmacısına gidip dondurma yedik. Artık on top mu yedik, yirmi top mu yedik, otuz top mu yuvarladık bilmiyorum.


Bir hafta kaldığımız Bodrum’dan sonra rotayı Ege’den Marmara’ya çevirip bayramda ailemizle birlikte olalım diye Erdek’e geçtik. Erdek benim 6 yaşımdan beri gittiğim bir yer. Babamın son görev yeri Savaştepe olunca ve hafta sonları sık sık Erdek’e gidince ve çok da sevince, emekli olunca Erdek’ten yazlık aldı. Çocukluğumun, gençliğimin yazlarının geçtiği yerdir Erdek.


Bu sene çok değişmiş gördüğüm Erdek'i. Daha doğrusu gelişmiş. Sahil boyu bir sürü yeni yerler açılmış. Erdek'in tek sevmediğim tarafı esnafı. Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın sözünü duymuş olsalar değişirler belki. 



Gezmeli, dinlenmeli, denize girmeli, bol yemeli-içmeli, iki kitap bitirmeli bir tatil oldu benim için. 

Herkese iyi tatiller ve ağız tadıyla yeni tatiller nasip etsin Allahım..

24 Temmuz 2018 Salı

Ben Artık Şarkı Dinlemek Değil, Şarkı Söylemek İstiyorum


Bundan 5 sene önce, yok yok 3 sene önce “böyle bir evde yaşar mısın?” diye sorsalar önce bir düşünür, sonra da muhtemelen hayır derdim. Ama son bir kaç yıldır, yaz tatili yaklaştığında ve ben tatil için yer baktığımda “neden böyle yerlerde yaşamıyoruz ki?” diyorum. Neden büyük şehirlerin beton binaları ve beton insanları arasına kendimizi sıkıştırıyoruz?

40 yaşın verdiği bıkkınlık mıdır yoksa yolun yarısını geçmiş olmanın yarattığı sona yaklaşma korkusu mudur bilmem, son yıllarda beni denizi olan köyler/kasabalar/ilçeler daha bir çekiyor. Ve ben her yaz, bi yere yerleşiyorum. Mesela bu aralar daha hiç görmeden Urla’ya yerleştim. Belki de Sığacık bilemiyorum. Seferihisar da olabilir. Şirince’nin şarapları güzelmiş, orası mı olsa? Karadenizin yaylalarını hiç görmedim. Ya gördüğümde dönmek istemezsem?



Uzunca bir süre kafaca Bodrum’da yaşamıştım. Ordan Datça’ya taşındım. Bozcaada çok pahalı olmasa belki orada kalırdım. Gölyazı hayalimdeki gibi olsaydı orada da yaşayabilirdim. Ama Trilye hayal ettiğimden de güzel çıktı. Keşke gitmişken oraya yerleşseydik. Geçen yaz Selimiye’yi gördükten sonra kalbimin bir kısmını da orada bıraktım. Ve ben oralara geri dönebilmek için Hansel ve Gretel misali; kalbimi minik kırıntılar halinde denizi, yeşili, küçük bir bahçesi, sadece insanların ve hayvanların geçebildiği sokakları olan evlerin olduğu yerlere bırakıyorum.

İstiyorum ki evlerin duvarlarından halılar değil, begonviller sarksın. İstiyorum ki sabahları otobüse değil, dolmasını yapmak için kabak çiçeği açmışken onları toplamaya yetişeyim.

Her sene ajandamın ilk sayfasına “görmek istediğim yerleri” yazıyorum. Çok şükür geçen sene çoğu nasip oldu. Bu seneki rotamızı da ajandama yazdığım yeni yerlere doğru çevirdik. Görmek nasip olur inşallah. Ama işte yıllar geçiyor ve ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum..



13 Temmuz 2018 Cuma

İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim, Can can deyu söylerlerdi, ben can nedir şimdi bildim


Dün; sosyal medyadan takip ettiğim, bir kaç imza gününde görmem dışında hiç tanımadığım bir kadının, hiç tanımadığım eşi vefat etti. Haberi duyunca çok üzüldüm, içim acıdı. Tazecik bir aşk, köklerini bir kalbin içine gömdü ve gitti. O kadın, o acıyı yaşarken, kendisine binlerce mesaj yağdı, sevdikleri kuş olup uzaklardan yanına uçtu. Tanıyan, tanımayan herkes tesellinin bir ucundan tuttu. Ve tüm bunları uzaktan izlerken benim de aklıma yıllar önce yaşadıklarım geldi.


Bundan birkaç sene önce yakın bir arkadaşımın (bir o kadar da uzakmış meğer) kardeşi, doğuma çok az bir zaman kala bebeğini kaybetti. Duyduğumda çok üzülüp, çok ağlamıştım. İkisi de arkadaşımdı. İkisini de severdim. Acılarını hafifletmek için elimden ne gelirse yapmaya hazırdım. O an elimden tek gelen şey, yanlarında olup böyle bir acı nasıl teselli edilir bilmeden, acılarını paylaşma isteğiydi. Ama arkadaşım istemedi. Telefonlarıma cevap vermedi. 

O zamanlar kızım 1,5 yaşında. Eve giderken yol boyu ağladım. Arkadaşlarım acı çekerken çocuğuma nasıl sarılacağım diye kendi kendime vicdan yaptım. Eve gittim, rahmetli kayınvalidem bizde, çocuğa bakıyor. Ona anlattım, ağlıyorum bir taraftan. Kızım bu kadar üzülme, hele ki başkasının acısı için kendini böyle heba etme, sütün kesilecek dedi. Nasıl üzülmem Hamiyet Anne, o kız şimdi kim bilir ne halde diye diye kendimi heba etmeye devam ettim.

Birkaç gün sonra taziye için arkadaşımın yanına gittim. Ben ağlamamak için kendimi zor tutarken ve daha hiçbir şey dememişken o, kibarca beni odadan kovdu. Davranışına anlam veremedim. Acısına verdim. Olayın neden olduğu, nasıl olduğu beni ilgilendirmiyordu ama o, etrafındaki insanların olayla ilgili ona sordukları bütün soruların hesabını bana kesmişti. Her şeye rağmen kardeşinin evine de taziyeye gittim.


Arkadaşımla günlerce konuşmadık. Beni gördüğü yerde yüzünü çevirdi. Böyle bir şekilde ancak “acısını paylaşmayan” birine davranılırdı. Kahve içmeye davet ettim, gelmedi. Neden? Ne oldu acaba? diye kendime sormaktan vazgeçip kendisine sordum. Bana upuzuuuuuun bir mesaj attı. O kadar cümleden hatırımda kalanlar “Beni çok aradın, defalarca aradın” -ki zaten haberi aldığımda üç dört sefer aramış, ulaşamamıştım, bir kısmını da arkadaşlarım merak ettiğinden bana aratmıştı- “BENİM ÖZEL ALANIMA GİRDİN” ve “yine de bu yüzden arkadaşlığımızın bozulmasını istemiyorum” oldu. 

Bana şunu deseydi anlardım. “Aradın, merak ettin, üzüldün farkındayım ama o sıralarda kimse ile görüşecek durumda değildim, yalnız kalmak istedim, kimseyle konuşmak istemedim, o yüzden böyle davrandım” deseydi anlardım. Ben onun için ve kardeşi için böyle üzülmüş, kendimi hırpalamışken, acılarını paylaşmak için çocuğumu bile evde bırakıp yanlarına koşmak istemişken, o bana bunları söylemeyi reva görmüştü.

Dibine kadar seven kalbim, silerken de aynı şekilde davrandı ve o sözlerden sonra o arkadaşımı hayatımdan güzel hatıralarıyla birlikte sonsuza kadar sildi.


Aradan zaman geçti, ansızın kayınvalidemi kaybettik. Çok üzüldüm, çok ağladım. Eşimin acısını, kayınpederimin acısını, diğer çocuklarının acısını gördükçe içim dağlandı. Ve ben yine, onların acısını hafifletmek için elimden ne gelirse yapmaya hazırdım. Ama acı yanı başımda yaşanırken, elimden çok da bir şey gelmiyordu. Eşime mektup yazdım, yanına da bir sürü kağıt koydum, bana anlatmıyorsun bari kağıtlara dök içini dedim. Akşam eve geldiğimde mektup ve kağıtlar bıraktığım yerde yoktu. Mektubu okudu mu, kağıtlara içini döktü mü hala bilmiyorum.

Sonra yine cahil aklımla eşimin ablasına kafasını dağıtsın diye boyama kitapları, renkli kalemler, içini döksün diye defter aldım. Kayınpederime kitap aldım, okusun kafasını dağıtsın istedim. Çünkü benim aklım bunlara yetiyordu. Böylesini biliyordum. Çünkü bana ne iyi gelirse aynısı karşımdakine de iyi gelir sanıyordum. Saatlerce yanlarında ağlamaktansa, kendilerini iyi hissettiren bir yerden dokunayım istiyordum. Çünkü insanın acısını yine insan alıyor sanıyordum.

Çöp kovasına özellikle poşet koymadım, eşim sinirlenir de kovayı tekmeler, acısını sinirini kovadan çıkarır diye. Hiç bir şeye kızmadı, sinirlenmedi, havası inmiş balon gibi yaşamaya devam etti. Baktım hala elimden bir şey gelmiyor, psikoloğa gittim.

Kayınvalidemi kaybettik dedim. Üzüldü başınız sağ olsun dedi. Eşim çok üzülüyor ve benim elimden bir şey gelmiyor, ne yapmalıyım dedim. Yapabileceklerinizin çoğunu yapmışsınız zaten, üstelemeyin, sadece sevginizi gösterin, yanında olduğunuzu hissettirin yeterli dedi. Yas süreçlerinden bahsetti. Ve bizi daha zor günlerin beklediğinden..

Ben böyle acı çekerken kim bilir eşim, diğer kardeşleri, kayınpederim ne kadar acı çekiyordur dedim. Kimsenin ne kadar acı çektiğini bilemezsiniz ve bilmek zorunda da değilsiniz, unutmayın ki siz de bir yas yaşıyorsunuz, sadece kendi acınızı hafifletin dedi. Anneme ya da babama bir şey olursa ben böyle dayanıklı olamam, o zaman napacağım dedim. İnsan, hiçbir acıya kendisini hazırlayamaz ve lütfen şimdiden böyle şeyler düşünüp günlerinizi ziyan etmeyin dedi.

Kayınvalidemin vefatının üzerinden iki sene geçti. O günden beri eşimin sadece dudakları gülüyor. Gözlerinin içindeki gülümseme yok olup gitti. Ve ben hala, hayatın ve ilimin bana öğrettiklerine aldırış etmeden, onun için nafile bir şeyler yapma çabasındayım.


Sonra bir zaman daha geçti. Geçen sene apar topar apandisit ameliyatına alındım. Hastanede korkuyla ameliyata alınmayı beklerken, ya çocuğumu bir daha hiç göremezsem diye türlü senaryolar yazarken eşimin ablası beni aradı ve ben ameliyata girmeden dakikalar önce şunları söyledi: “Neslicim, hastaneye gelirdim de süt almıştım, yoğurt mayaladım, o yüzden gelemiycem” dedi. O an kırıldım mı içim mi yandı şu an tam hatırlamıyorum. Ben yine tüm iyi niyetimle; acısı taze, hastane ortamına giremiyor her halde diye düşündüm. Ama kendisi ev ortamına da 6 gün sonra girdi ve beni 6 gün sonra ziyaret etti. Ve ben, o günden sonra eski ben olmamaya yemin ettim.

Ameliyattan sonra evde bolca düşündüm. Ben nerde hata yapıyordum? İnsanlar mı kötüydü ben mi fazla iyiydim? Ya da benim beklentilerim mi anormaldi? Ya da normal olan benim yaptıklarımdı da, hak etmeyene mi değiyordu uzattığım eller?

Hani dünyayı iyilik kurtaracaktı? Hani iyilik bulaşıcıydı? Yoksa ben iyilik yaptığımı zannederken kötülük mü yapıyordum insanlara? diye diye düşünürken, düşünmekten vazgeçtim. Ben kendimce doğru olanı yapıyordum. Sevgi pıtırcığı falan değildim ama birilerinin hayatına -özellikle de ihtiyacı olan anlarda- iyi anlamda dokunmak istiyordum. İnsanlar da benim ihtiyaç duyduğum anlarda yanımda olsun istiyordum. Ama öyle bir dünya olmadığını gördüm.

Sonrasında herkesin sevgiyi ve ilgiyi anlama düzeyinin farklı olduğunu fark edip, ona göre davranmaya başladım. Henüz çok başlardayım, okumayı yeni söken çocuklar gibiyim. Zorlanıyorum, kimseden destek almıyorum ama başaracağıma inanıyorum. Ve gün gelecek ben de, sular seller gibi okuyacağım öğrendiklerimi..


Ama hala bir yanım tutuk, eşimi bile severken korkuyorum. Ya severken bokunu çıkarırsam diye. Birine içimi açmaktan çekiniyorum. Ya en zayıf yerimden yakalayıp vurursa diye.

Birkaç dostum var, sadece onlar olsa hayatımda yeter deyip kapattım kapılarımı. Ama kimsenin suratına hoyratça değil.

Kızımı bana benzetiyorlar. Tip olarak evet aynıyız ama bazı huyları da bana benziyor. Mesela evcilik oynarken bile kurduğu masaya çiçek koyuyor. O yüzden yavrum için tek dileğim var, Allah onu hep kendi gibileriyle karşılaştırsın.


Fotoğraflar: Erhan Cihangiroğlu
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...