Bundan tam 23 sene önce lise ikinci sınıftayken okulumuzdaki rehberlik öğretmeni hangi mesleğe uygun olduğumuza yönelik bir test yapmıştı. İçinde sorular, şekiller falan olan bir test. Ben o testte grafik tasarımı bölümüne yatkın çıkmıştım. O zamanlar “grafik tasarımı” deyince akla çok fazla şey gelmiyordu. Hatta hiç bir şey gelmiyor olmalıydı ki ailem, “grafik tasarımı da neymiş? öyle meslek mi olurmuş?” deyip kabul görmüş meslekler üzerinde yoğunlaşıp beni de o mesleklere doğru itmişlerdi. İnternetin Türkiye’ye gelme yılını 1993 olarak hesap edersek, o zamanlar “Google” hazretleri de yoktu ki, ulan nedir bu grafik tasarımı diye gizliden gizliye bir araştıralım.
O yıllarda lise son sınıftayken hatta bazen lise ikinci sınıftan itibaren üniversiteye hazırlık için dershaneye giderdik. Okulların hakkıyla veremediği eğitimi, gidip üstüne para verip tamamlamaya çalışırdık. Dershaneye gitmek o zamanlar lükstü. Ama diğer taraftan da gereklilikti. Orta gelirli aileler bile canını dişine takıp, bulup buluşturup, bir şekilde çocuklarını dershaneye gönderirdi. Dershaneye gitsin ki üniversiteyi kazansın. Okusun adam olsun. Bir mesleği olsun. Kimseye muhtaç olmadan hayatını kazansın.
O yıllarda lise son sınıftayken hatta bazen lise ikinci sınıftan itibaren üniversiteye hazırlık için dershaneye giderdik. Okulların hakkıyla veremediği eğitimi, gidip üstüne para verip tamamlamaya çalışırdık. Dershaneye gitmek o zamanlar lükstü. Ama diğer taraftan da gereklilikti. Orta gelirli aileler bile canını dişine takıp, bulup buluşturup, bir şekilde çocuklarını dershaneye gönderirdi. Dershaneye gitsin ki üniversiteyi kazansın. Okusun adam olsun. Bir mesleği olsun. Kimseye muhtaç olmadan hayatını kazansın.
Ben de lise
ikinci sınıftan itibaren dershaneye giden şanssız kesimden biriyim. Neden
şanssız? Çünkü benim zamanımda liselerde “kredili sistem” denilen abuk bir
sistem başlamıştı. (Hatta öncüsü benim yaş grubumdur.) Krediyi tamamlamak için
okulun dayattığı dersleri alır, bir an önce mezun olmaya bakardık. Ben başından
beri Türkçe-Matematik bölümündeki dersleri severdim. Okulda sadece o bölümün
derslerini okuyacağım yerde, kredili sistem hazretleri öyle buyurdu diye ne
yazık ki Fizik 1 - Kimya 1 görmeden, Fizik 2 – Kimya 2 derslerini almak zorunda
kalmıştım. Haliyle açığı kapatmak için de dershaneye gitmiştim. (Gönderilmiştim
desem daha doğru.)
Hiç unutmam,
dershaneye kayıt esnasında “Genel Yetenek Testi” diye bir test yapmışlardı.
Hayatımda o güne kadar optik okuyuculu bir sınava girmemişim. Test kağıdı nasıl
doldurulur bilmiyorum. Önümde bir soru kitapçığı ile şıklardan ve yuvarlak
kutucuklardan oluşan bir cevap kağıdı var ve ben kağıttaki yazıları okumak
dışında nereye ne yazacağımı bilmiyorum. Yanımdakilere bakıyorum, hepsinin cevap
kağıdında kurşun kalemle minik minik boyanmış yuvarlak kutucuklar var. Artık ne yaptım bilmiyorum, cevap kağıdımı bir şekilde doldurup verdim. Tek
hatırladığım anlamsız bir sınava girdiğim ve o an yaşadığım utanç.
Genel
Yetenek Testi sonucum nasıl çıktı hatırlamıyorum ama dershaneye kaydım yapılmış
olmalı ki, bir gün dershanede Fizik dersindeyim. Hocanın tahtaya çizdiği şekilleri böyle özene
bezene çiziyorum. Fizik öğretmenim dönüp bana “Sen grafik tasarımı bölümünde
okumalısın” demişti. Allah’tan grafik tasarımı o an duyduğum bir şey değildi de bu hocanın ağzı ne diyor diye afallamamıştım.
Okulda
Türkçe-Matematik (TM) sınıfındayım. Bir taraftan kredimi tamamlamak için
Matematik-Fen (MF) derslerinden alıyorum. Dershanede MF sınıfındayım.
Üniversitede Mimarlık okumak istiyorum. (Ailemin baskısıyla). Ama gelin görün ki
kazın ayağı öyle değil.
İlk yıllar MF
bölümlerinde başarılı olamayıp, sonraki senelerde inadımın baskın çıkması
sebebiyle dershanede TM sınıfına geçtim, üniversite sınavında TM bölümünden tercih
yapıp “iktisat” bölümünü kazandım, okudum, bitirdim. Yalan yok, bölümümü
severek ve isteyerek okudum ama ne zamanki mezun oldum, Ankara’ya döndüm.
Apartmanda asansör beklerken alt kattaki komşumuz halimi hatırımı sordu, okulu
bitirdin mi dedi. Bitirdim, geldim dedim. Ne okudun? dedi, iktisat dedim. Yani
ne oldun? dedi. İktisatçı dedim. Komşu teyzemi cevap tatmin etmemiş olmalı ki “Eeee? Yaniii?” diye
üsteledi. Ya işte bizim bölümün meslek alanı çok geniş. Şuralarda buralarda
çalışabilirim diye “vasıfsız bölümümü” anlatmaya çalıştım ve o zaman fark ettim
bir şeylerin ters gittiğini. Ben bilmiyorum, komşu teyzem ne bilsin iktisat
nasıl bir meslektir? Meslek midir? Bunu bitirenler ne olur? Ve yine yıllar
sonra anladım, aslında üniversite bitirmenin değil, meslek sahibi olmanın bir ayrıcalık
olduğunu.
Liseyi
bitireli 22 sene, üniversiteyi bitireli 15 sene oldu. (Ha bu arada lise diplomamda mezun olduğum bölüm kısmında "genel kültür" yazıyor.) Üniversiteyi bitirdikten
sonra birkaç yerde çalıştım. Şu an çalıştığım kurumda 12 senem dolacak. Hala
kendimi “iktisatçı” olarak görmem. Çalıştığım yerde, uzmanlık konularım
arasında yıllarca emek verdiğim bir alanda, o işi yapabilmek için o bölümle
ilgili diploma istediklerinden gidip ikinci üniversitemi okudum. Yok, o mesleğe
de uygun hissetmiyorum kendimi. Çocuk yetiştirirken okuduğum ebeveyn kitapları
yetmezmiş gibi gittim ikinci üniversite kapsamında üçüncü üniversiteme kayıt yaptırıp “çocuk gelişimi” okumaya başladım. Ama mezun olduktan sonra günümüz eğitim
sistemi, benim ideallerimle ve hayallerimle üstlenmek istediğim okul öncesi
eğitime izin verir mi onu da bilmiyorum. Şu an yaptığım işi severek yapıyorum.
Ama şundan eminim sevdiğin işi yapmak bambaşka bir şey.
Bunu nerden mi biliyorum? Bloğum sayesinde..
Blog yazmaya
başlayalı 10 yılım, yemek bloğu yazmaya başlayalı 7 yılım dolacak. Hayatımda en çok emek verdiklerim diye bir başlık açsam
ilk sırada bloğum yer alır.
Gerçi şöyle de bir şey var, hani lise yıllarında
kendimize bir türlü benzetemediğimiz çirkin ördek yavrusu kıvamında
fotoğraflarımız vardır da gördükçe güleriz hatta kimseler görmesin isteriz ya,
ben de 10 sene önceki tariflerimdeki fotoğraflara baktığımda gülmekten kendimi
alamıyorum. Hiç mi ışığı ayarlayamadın be kızım, o nasıl bir tabaktır öyle,
mutfak mermerinin üstünde flaşsız fotoğraf çekileceğini hiç mi düşünemedin diye
kendimi eleştiririm. Ama o fotoğrafları asla silmem. Aynı tariflerden tekrar
tekrar yaptığım, çok da güzel fotoğraflarını çektiğim olduğu halde asla yeni
fotoğraflarla güncellemeyi düşünmem. Geldiğin yeri bilmek derler ya, hah işte o
eski fotoğraflar ve o yalın tarifler de nerden gelip nereye gittiğimin bir
göstergesidir benim için.
Yıllar geldi
geçti. Grafik tasarımı ile ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığım ve o alanda
hiçbir eğitim almadığım halde içimde yanmaya devam eden “tasarım” aşkı gün
geldi beni buldu. Hatta bulmakla da kalmadı 12’den vurdu. 2012 yılındaki blog
star seçmelerinde benim naçizane bloğum “Tasarımı En Güzel Blog Star” kategorisinde
3. oldu. Yaşattığı gurur yetmezmiş gibi bir de üstüne plaket gönderdiler.
O da
yetmedi Alaçatı’da bir otel (sahipleri ile hale görüşürüm) Alaçatı’da
arkadaşlarının açacakları cafe-pub tarzı bir işletme için benden menü
hazırlamamı istediler. O da yetmedi, tv programları, markalar benimle işbirliği
yapmak, reklam vermek istedi ve ünlü markalardan ödüllü tariflerim oldu. Ve bütün
bunlar olurken ben kendimi inşaatlarda şarkı söylerken keşfedilmiş türkücü gibi
hissettim.
Değildi
aslında.. Ne iş yaparsam yapayım o işi hakkıyla yapmayı seviyordum. Toplantı
raporlarıma görsel koyarken de, hediye paketlerini yapıp süslerken de, kızımın
oyuncaklarını kendim yapmaya çalışırken de, düğün davetiyemi ve düğün slaytımı
tasarlarken de, kızımın doğum çikolatalarını, doğum günü sabunlarını hazırlarken de, sofraya koyduğum
peyniri zeytini en güzel şekilde sunmaya çalışırken de, blogda yazı yazıp
fotoğraf çekerken de, pastalarımı yaparken de tasarıma hep önem verdim. Aslında
önem verdiğim, özen gösterdiğim tasarım değildi, güzellikti.
Bundan tam
23 sene evvel, devlet okulunda, o zamanki kısıtlı imkanlarla yapılan, benim
deyimimle “meslek yatkınlık testi” sonucunu aklı selim biri ciddiye alıp, “ya
bu çocuğun grafik tasarımı diye bir mesleğe yatkınlığı varmış, bunu bir
araştıralım neymiş ne değilmiş” diye bir araştırsaydı, bilmiyorlarsa da bir
bilene danışsalardı, şimdi belki de kendi çapında çer çöp tasarımları olan biri
değil de o işi meslek edinmiş biri olarak hayatıma devam ederdim.
Şimdilerde
bakıyorum, sözüm ona farkındalık had safhada. Çocuklar çok erken yaşta
kreşe başlıyor. Bir sürü etkinliklere katılıyor. Kafalarına zibilyon tane fikir
sokuluyor. Aileler maddi durumu yerinde olmasa bile çocuğunu özel okula
gönderiyor. O da yetmiyor hafta sonları kurslardan kurslara savrulup
duruyorlar. Hem kendileri hem de çocukları..
Ne için?
Çocukları iyi bir üniversitede okusun, çok paralar kazansın, sözüm ona “mutlu”
olsun ve aileleri de “bak ne güzel çocuk yetiştirdik” edasıyla gururlansın diye. Dedim ya, sözüm ona farkındalığı yüksek ebeveynleriz ama kaçımız o kadar paralar döktüğümüz
çocuklarımızın yapmak istediği mesleği bağrımıza basabiliriz?
Belki de olmak
isteyip de olamadığımız meslekleri çocuklarımıza dayatıyoruz kim bilir? Doktor
olmak istediniz de olamadınız mı? O zaman kendi sağlığınızı ve sevdiklerinizin sağlığını
korumak için çabalayabilirsiniz. Mimar olmak isterken bankacı mı oldunuz?
Çocuğunuza ya da sevdiğiniz bir ufaklığa kartondan bir ev çizip ona oyun evi
yapabilirsiniz. Avukat olmak isterken hayat sizi bambaşka bir mesleğe ya da işe
mi sürükledi? Her zaman, her durumda adaleti ve haklıların hakkını savunacak
birilerine ihtiyaç var. Savunabilirsiniz.
Bırakın
çocuklarınız sevdiği, yatkın olduğu işi yapsın, kapasitesinin yettiği eğitimi
alsın. Herkes doktor, mühendis, öğretmen olmak zorunda değil. Kesip biçmeyi
seviyorsa bırakın terzi olsun. Terzi demek zorunuza giderse “moda tasarımcısı”
dersiniz. Yemek pişirmeyi, yedirmeyi seviyorsa bırakın aşçı olsun. Aşçı demek
zor gelirse siz “gastronomi uzmanı” dersiniz. Marangozluk kadar insana keyif
veren kaç meslek vardır? Ya da kaç kişi oduna şekil verebilir? Kaç kişi kendi çizdiği
sanat eserinin karşısına geçip hayranlıkla seyredebilir? Ve hangi alın teri sevgi
ile yapılmış bir işin yorgunluğunu silebilir?
Ne zaman
biri bana ne iş yapıyorsun diye sorsa ya da bir form doldururken “mesleğiniz”
bölümünü görsem “ne demeliyim?” diye düşünürüm. Vaktiniz varsa anlatayım diye
başlayıp; aslında lisedeyken grafik tasarımı bölümüne yatkınlığım vardı. Ben gittim
iktisat okudum, yetmedi iş sağlığı ve güvenliği bölümünü de bitirdim, o
da yetmedi çocuk gelişimi okuyorum ama şu an çalıştığım kurumda AR-GE
uzmanıyım diye bitirmek geçer içimden.
Hepsi şöyle dursun, siz bana
kısaca “blog yazarı” diyebilirsiniz.








