Geçen sene tanıştım sadelikle, moda deyimiyle minimalizmle ve hayatımda
biriktirdiğim fazlalıklarımla..
Annem çocukluğumdan beri dağınık olduğumu söyler. Bense tam tersi olduğumu
düşünürüm. Düzenliyimdir aslında, evin içinde yerlere saçılmış eşyalar, mutfak
tezgahının kirli ve kalabalık olması beni hep rahatsız eder. Yemek yaparken bir
taraftan da çıkan bulaşıkları yıkarım. Ne kadar yorgun olursam olayım ortalıkta
bulaşık bırakmam. Yatmadan önce etrafı mutlaka toparlarım. Sabah uyandığımda
derli toplu bir ev görmek beni daha zinde ve huzurlu yapar.
Evlendikten sonra, (özellikle de minnoş bir evde yaşamaya başladıktan sonra)
baktım ki ne kadar toplarsam toplayayım ev sürekli dağınık. Gardrobumu ne kadar
düzenli yerleştirsem de kapağını açtığımda üzerime kıyafetler yine dökülüyor.
Evi aynı sıklıkta temizlesem de iki güne kalmadan kirleniyor. Oyuncaklar
sürekli bir yerlere saçılmış durumda falan..
Bu işte bir tuhaflık olduğunu fark etmemle sade yaşama merak sarmam aynı zamana denk düştü. Belki de ihtiyacım olana gerçekten ihtiyaç duyduğum zamanda kavuştum. Bu da benim ve evrenin bu değişikliğe hazır olduğumuzun göstergesiydi.
Sade hayatı merak ettikçe kitaplar ve bloglar okumaya başladım. Minimalist
hayatın çok uç örneklerini gördüm. Henüz o olgunluğa erişmiş değilim. O
kadarına pek de niyetim yok aslında.
İlk önce "Sade" isimli bir kitap okudum. Çok doyurucu bulmadım
doğrusu. Beni etkileyen tek cümlesi "Hayatımızı sadeleştirdikçe
hafifler, hafifledikçe özgürleşiriz. Çünkü mükemmelliğe, eklenecek bir şey
kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ulaşılır." olmuştu.
Sade sayesinde birkaç uygulama yaptım ama beni asıl harekete geçiren
“Derle, Topla, Rahatla” isimli kitap oldu.
Kitabın yazarı Marie Kondo isimli Japon bir kadın. Etkileyici bir hayat öyküsü var. Ve kendime çok benzettiğim tarafları. Kitabı okumak isteyenler için çok fazla detaya girmeyeceğim. Kitapta Japon toplama ve düzenleme sanatından bahsediliyor. Hatta bu metoda kısaca KonMari diyorlar. Kitabın felsefesi HAZ VERMEYEN HER EŞYADAN KURTULMAK.
Öncelikle şunu belirteyim. KonMari’nin felsefesi asla fazlalıklardan kurtulma amaçlı her eşyayı çöpe atmak değil. Asıl felsefe, haz vermeyen her eşyayı elden çıkarmak, düzenlemeyi kategorilere ayırarak yapmak ve kendine yaşanabilir geniş bir alan açmak. Çok eşya ile de düzenli bir hayat sürebilirsiniz. Ama şunu da bilin, kullanmadığınız ya da kullanma ihtimaliniz çok düşük olan eşyaları bir yerlere istifleyerek ya da kutulara kaldırarak düzenli bir hayat yaşamak çok da mümkün değil. Çünkü o istiflediğiniz eşyalar er ya da geç bir şekilde yığın halinde tekrar karşınıza çıkıyor. Ve emin olun, yıllardır gardropta giyilmeyi bekleyen pantolonu daha sonra giyerim deseniz bile giymiyorsunuz.
Ben ilk önce bütün gardrobu, bazaların altını evin ortasına yığmakla
başladım. Kitapta başlangıç aşaması bu. Ama en önemli aşama o eşyayı elinize
aldığınızda haz verip vermemesi. Hazdan kasıt eski bir anıyı canlandırması, çok
sevdiğiniz birinin hediyesi olması ya da çok pahalı olmasının hissettirdiği
duygu ya da sonra lazım olur düşüncesi değil. O eşyanın size o an için haz
verip vermemesi.
Atılacakları, verilecekleri ve belki de imha edilecekleri ayırdım. Bazı
eşyalara fazlasıyla anlam yüklediyseniz ve artık size haz vermiyorsa atmaktan
ziyade imha etmek daha rahatlatıcı bir yöntem. (En azından benim açımdan.)
Kitapta KonMari’nin özellikle üzerinde durduğu ve önemsediği bir şey var.
Başkasına ait eşyaya onun izni olmadan asla dokunmamak. Ben bir ara eşimin
giymediği kıyafetlerini ya da kullanmadığı eşyalarını da atmayı düşündüm ama
hemen kitaptaki o vurgu geldi aklıma. Bana haz vermiyor olabilir ama onun ne
düşündüğünü bilmiyorum. Gerekli gördüklerimi ayırdım ve eşimin karar vermesini
istedim. Asla vazgeçemez sandığım eşyalarından onun bile vazgeçmesi felsefeyi
doğru anladığımı ve anlattığımı bana kanıtladı. Hoş, eşimin giymediği takım
elbiselerini ve kravatlarını KonMari metodu ile katladığımdan, kullanmak
istediğinde kırış buruş bulması canını sıksa da birlikte iyi yol katettik.
Atılacakları, imha edilecekleri ve ihtiyaç sahiplerine verilecekleri
ayırdıktan sonra geriye kalanları yerleştirmeye başladım. Evde en çok yer
kaplayan nevresim takımlarını, havluları, çekmecelerden fırlayan çorapları,
çamaşırları, tişörtleri, kazakları KonMari Metodu ile düzenledim. Öncesinde
sıkış tepiş dururlarken, şimdi derli toplu ve kullanımı rahat bir haldeler.
Şiddetle tavsiye edebileceğim bir metod.
Ben eşyaların enerjisi olduğuna inanırım. Ve tıpkı insanlar gibi bir yaşam
sürelerinin olduğuna. Bir bibloyu vitrine koyduğunuzda olumsuz bir durum
olmadığı taktirde belki yıllar boyu kırılmadan durabilir. Ama size haz
vermiyorsa çoktan ölmüş bir eşyayı vitrininizde tutmanıza gerek yok. Ona, size
yaşattığı güzellikler için teşekkür edin ve vedalaşın. İster bir arkadaşınıza
vermek olur, ister çöpe atmak olur ama süresi dolmuş eşyaları etrafınızda
tuttukça hem fiziksel hem de ruhsal alanınız daralır. Çok sevdiğiniz birinin
hediyesi bile olsa, size haz vermiyorsa atın/verin gitsin.
Sade’de kütüphanenizdeki kitapları azaltın diyordu. Hiç olur mu öyle şey,
kitap bu, dün okuduğunu başka bir zaman tekrar okumak isteyebilirsin, hem insan
kitaplara kıyabilir mi diyordum. Kıyabiliyormuş. Ama zamanı geldiğinde. Beni
ikna eden kitaptır "Derle, Topla, Rahatla."
Kitaplığımdaki bütün kitapları elime aldım, içlerine baktım, her kitabın
ilk sayfasına aldığım günün tarihini atarım, küçük kağıtlara notlar alırım,
hepsine bakıp ne hissettiğimi düşündüm ve masanın üzerine haz vermeyenleri
yığdım. Bazılarını okunması için verdim, bazılarını da çöpe attım. Kitabı çöpe
attığım için kızanlar oldu, bir kütüphaneye bağışlayabilirdim ama o an aklıma
gelmedi. Bazı kitapların arasından fotoğraflar çıktı. Aynı şey fotoğraflar için
de geçerli. O fotoğrafı çektirirken mutlu bile olsam, şimdi bakınca mutlu
etmeyeni yırtıp attım. Müthiş bir rahatlama, eksilirken çoğalma yöntemi.
Çocuklu hayatta en çok işime yarayan kitap ise Daha Sade Bir Hayat oldu.
Neredeyse her cümlenin altını çizdim. Doğru sandığımız ne kadar çok yanlış
varmış meğer hayatımızda. Mesela kitapta diyor ki: "Çocuğunuzun oyuncaklarını,
kitaplarını, giysilerini, odasını, yiyeceklerini sadeleştirin. Çocuğun
etrafındaki dağınıklık azaldıkça odaklanma ve dikkatini verme becerisi gelişir.
Böylece hayal güçlerini doğal bir şekilde kullanırlar ve daha sade bir hayatla
birlikte zihinsel ve fiziksel serbestliğe kavuşurlar." O kadar doğru
ki. Bu kitabı okuduktan sonra hem kendi çocuğuma hem de başka çocuklara oyuncak
almaktan vazgeçtim. Kıyafetlerini azalttım. Yemek yeme alışkanlığımız bile
değişti.
Artık evim eskisi gibi dağılmıyor. Yine dağılıyor ama eskisi gibi değil.
Çünkü artık bana/bize haz veren eşyalarla yaşıyoruz.
Bu süreçte anladım ki; hayatı sadeleştirmek, evin önüne kamyon dayayıp
fazlalıkları atmak, giysileri minik minik katlayıp dolaplara yerleştirmek,
ihtiyacının dışında olan şeyleri satın almamak değilmiş. Zihnini ve etrafındaki
her türlü kalabalığı da sadeleştirmekmiş. Maalesef ben son ikisine henüz
erişebilmiş değilim. Ama ilerliyorum..
















