Instagramın
ilk çıktığı yılları hatırlayın. Herkes kendince fotoğraflar çekip masum masum
paylaşıyordu. Instagram hesabı açanların ilk fotoğraflarına bakın, genelde
siyah çerçeveli fotoğraflarla, havuz kenarında ojeli tırnaklarla çekilmiş
ayaklarla, rengarenk içkilerle doludur. O zamanlar dedim acaba pintereste rakip
mi geliyor? Yanılmışım. İyi ki de yanılmışım.
Uygulamayı
indirip hesap açtığımızda ilgi alanlarımızı işaretlemek zorunda olduğumuzdan ve
benim de yeme-içme kategorisini seçmiş olmamdan kaynaklı, -özellikle son
zamanlarda- takip etmediğim halde keşfet bölümünde karşıma hep mint yeşili
mutfak eşyaları ve pudra pembesi halılar ile mutfağını döşemiş hamarat yurdum
kadınları çıkıyor. Ve bu kadınlar annelerimizin senelerdir yaptığı mayalı
poğaçaları askeri nizamla düzenlenmiş mutfaklarında ya da residence tarzlı fon
perdeli salonlarında öyle bir sunuyorlar ki acaba hepsinin evinde profesyonel
bir fotoğrafçı mı var diye kendime sormadan edemiyorum.
Dikkat
ettiyseniz bu kadınların büyük bir bölümünün profilinin altında “sunum delisi”,
“iki aşk böcüğünün annesi”, “kocişinin bir tanesi” “reklam ve işbirliği için dm”
gibi şeyler yazıyor. Ve asıl ironik olan şey bunların takipçi sayısı. Bu
kişilerin normalde apartman komşuları ve birkaç hısım akrabadan öte gidemeyecek
çevresi, nasıl oluyorsa bu ortamlarda zirve yapıyor. Ve yine bu kişilerin 50B
ve üzeri takipçiye el emekleri ve göz nurları ile sahip olmadıklarını sağır
sultan bile biliyor. Çoğu, ne yazık ki takipçi satın alıyor ve sayı arttıkça
firmalardan gırla reklam teklifi geliyor. Ve yine çoğu hatırı sayılır bir gelir
seviyesine sahip. (Gördüğüm mutfaklar ve evlerin bilimum köşeleri asgari
ücretle geçimini sağlayan mazbut bir aileye ait olmayan görüntülerden ibaret
olduğundan bu tespitim.) Gerçi bunlara yeni yeni sosyo-ekonomik-kültürel
seviyesi oldukça düşük kadınlar da eklendi. Yöresellik başka bir şey, yöresel kültürü yozlaştırmak başka bir şey. Başkaları ne düşünür bilemem ama benim için görsel çirkinlikten başka bir şey değil son zamanlarda gördüklerim.
Kadınların çalışmasını, üretmesini ve ekonomik olarak bağımsız olmasını her yönden destekleyen biriyim. Çalışmaktan kastım illa bordrolu ya da tam zamanlı çalışmak değil. Üretmeli ve ürettiklerinden (eğer istiyorsa) para kazanmalı bir kadın. Ama emek hırsızlığı yaparak, dil bilgisi kurallarını ihlal edip, birbirinin aynısı fotoğrafları çekip farklı zamanlarda paylaşıp para kazanarak değil. Hele ordan burdan topladığı takipçilerle hiç değil. Bakın altını çiziyorum, niteliği olmayan haksız kazançtan bahsediyorum.
Kadınların çalışmasını, üretmesini ve ekonomik olarak bağımsız olmasını her yönden destekleyen biriyim. Çalışmaktan kastım illa bordrolu ya da tam zamanlı çalışmak değil. Üretmeli ve ürettiklerinden (eğer istiyorsa) para kazanmalı bir kadın. Ama emek hırsızlığı yaparak, dil bilgisi kurallarını ihlal edip, birbirinin aynısı fotoğrafları çekip farklı zamanlarda paylaşıp para kazanarak değil. Hele ordan burdan topladığı takipçilerle hiç değil. Bakın altını çiziyorum, niteliği olmayan haksız kazançtan bahsediyorum.
Bu
isyanıma çocuğunun fotoğraflarını çarşaf çarşaf paylaşıp, “ay nasıl da yemelik,
vay nasıl da poposu ısırmalık” diyenler de dahil, okumadığı kitapları sırf
dekor olsun diye masaya koyup yanına da kahve iliştirip sanat sepet ayağı
çekenler de dahil, hiçbir işi gücü olmayıp kocadan zengin, orda burda para
harcayıp “bakın ne kadar da mutluyum” diye 32 dişini göstererek sırıtıp
anlamsız cümleleriyle poz verenler de dahil, kendisine reklamını yapsın diye
gönderilen eşyaları farklı bir hesapta satanlar da dahil, attığı konum ya da hashtag
sayesinde gittiği tatili bedavaya getirip, üstüne bir de takipçilerini ihmal
etmeyerek baldan tatlı bedava pekmezle kahvaltı yapanlar da dahil, espri
düzeyi ilk okul seviyesini geçmediği halde zekasıyla övünenler de dahil.
Israrla altını çiziyorum, niteliği olmayan paylaşımlarla hasbelkader para
kazananlardan bahsediyorum.
Zoruna mı
gitti birader, sen de yap diyenleri duyar gibiyim. Evet zoruma gidiyor. Çünkü
yıllardır blog yazıyorum. Görselliğe çok önem veren biriyim. Özellikle sofrada
sunuma çok dikkat ederim. Ama dikkat ettiğim bir diğer husus da (ki sunumun da
öncesinde) paylaşımda kullanılan dil. Mesela bildiğim ama yazılışında emin
olamadığım bir kelimeyi önce googleda ararım. Gerekirse TDK’dan anlamını teyit
ederim. Sonra cümlemin içine koyar paylaşırım, her nerede paylaşacaksam. Ve her
şeyden önemlisi takipçi satın alacak kadar zengin! değilim. Gelmiyor mu bana
öyle teklifler, komik ücretlere bilmem kaç bin takipçi gönderelim diye mesaj
gönderenler yok mu, var. Ama bende öyle bir durumla para kazanmaya meyl edecek
vicdan yok. Ve ben takip isteği gönderenlere karşı bile hala seçiciyim.
Ama gelin
görün ki instagramda ortalık çekip paylaştığı bir fotoğrafın altına yazdığı,
öznesi yüklemi belli olmayan sözcüklerle dolu hesaplardan geçilmiyor. Herkes
olmuş mutfak aşığı, herkes olmuş yazar/şair, herkes olmuş sanat eleştirmeni,
herkes olmuş iç mimar, herkes olmuş tasarımcı, herkes olmuş stil danışmanı,
herkes olmuş psikolog, herkes olmuş pedagog, herkes olmuş fiyakalı anne. Bu
furyaya kapılıp gidenlerin sonunun bir gün Küçük İbo gibi olacağını da
biliyorum. Aldıkları reklam küt diye kesilirse ya da tavuklarına kışt diyen
birisi beyden daha yaman çıkarsa, boyunlarını büküp mayalı poğaçaları eşliğinde
alt komşularının omzuna başlarını dayayıp ağlayan gözlerle çaylarını
yudumlayacaklar. Yine o yumuk yumuk elleri olan ponçikler bir gün büyüdüğünde
ve artık popoları ısırılamayacak hale geldiğinde anneleri sudan çıkmış balığa
dönecek. Tabii ki çocuklarının ergen durumlarını paylaşmaya bi tarafları yemezse.
Dünya zaten yalan, sanal dünya daha da yalan. Sosyal medyanın gücü yadsınamayacak boyutta kabul ama yine aynı sosyal medya bugün göklere çıkardığını yarın alaşağı edebilir. Okumuyorsan, araştırmıyorsan, ilham almak yerine taklit ediyorsan, eleştiriyi olgunlukla göğüsleyip, eğri tarafını düzeltmeye gayret edip kendine bir şey katmıyorsan arkanı dönmeden harcar seni. Çünkü sürekli pohpohlanmış, sırtı sıvazlanmış, hep sensin denmiş olanların sosyal medyada çok fazla ömrü olmuyor.
Dünya zaten yalan, sanal dünya daha da yalan. Sosyal medyanın gücü yadsınamayacak boyutta kabul ama yine aynı sosyal medya bugün göklere çıkardığını yarın alaşağı edebilir. Okumuyorsan, araştırmıyorsan, ilham almak yerine taklit ediyorsan, eleştiriyi olgunlukla göğüsleyip, eğri tarafını düzeltmeye gayret edip kendine bir şey katmıyorsan arkanı dönmeden harcar seni. Çünkü sürekli pohpohlanmış, sırtı sıvazlanmış, hep sensin denmiş olanların sosyal medyada çok fazla ömrü olmuyor.
Geçen gün
bir arkadaşımla sosyal medya üzerinde konuşuyoruz. Kendisi edebiyatçıdır.
İsyanımı daha alaycı bir dille ifade ettim. O da bana herkesin aynı düzeyde
olmasını bekleyemeyiz, bu tarih boyunca değişmeyecek bir kural gibi, sen artık
uyanmaya başlayan kitledensin dedi. Çok doğru söyledi. Kimsenin aynı düzeyde
olmasını beklemiyorum. Bu belki de tarih boyunca değişmeyecek. Ve evet artık
uyanmaya başladım.
Sana ne
kardeşim kim ne istiyorsa paylaşsın, herkesin kendi özel alanı, ister bebesini
çeker koyar, ister tabağını çeker, ister banyosundaki uçuk pembe havlusunu
çeker koyar, ister kendisini çeker derseniz bir dinleyin derim. Borçlar
hukukunda sebepsiz zenginleşme diye bir kavram var. Bu kavram, bir kimsenin
varlığını haklı bir sebep olmaksızın diğer bir kimsenin zararına çoğaltması
demek. Yani biri emek veriyor, diğeri hazıra konup haksız yere zenginleşiyor.
Haa zenginleşsin nolacak diyorsanız sorun da orda zaten; o, varlığını senin
varlığından azaltarak çoğaltıyor. Yani birisi emek veriyor bir şey üretiyor,
bir diğeri de ona bakıp taklit ederek (ilham alarak demiyorum) ve üstüne bir de para kazanarak
zenginleşiyor. Senin emeğin çöpte, onun ego tavanda.
Olayın
hukuki ve ekonomik boyutu böyle. Bunun bir de sosyolojik ve psikolojik boyutu
var. Ekonomi, eğitimini aldığım bir konu olduğundan ahkam kesebilirim ama
sosyoloji ve psikoloji hayatın içinde öğrendiğim kavramlar. O yüzden gördüğüm
kadarıyla, sosyal medyadaki hesaplar toplumu tornadan çıkmış bir duruma
getirebilir. Yani insanları özgünlüğe değil, birbirinin aynısı olmaya itebilir.
Psikolojik boyutu ise (ki bence en vahim ve üzerinde düşünülmesi gereken durum)
insanları gördükleri karşısında imrendirerek “falanca şöyle mutlu, ben neden
değilim, ben de yapıyorum tepsi tepsi börek ama bırak para kazanmayı kocam bir
eline sağlık bile demiyor” diye bunalıma sokabilir.
Bu kadar
isyanın varsa çözümün de olmalı diyenlere cevabım: Geçenlerde instagramda bir
paylaşımın altına yorum yapıyordum. Yazdığım yorumu instagram kabul etmedi.
Yorumda özel isim vardı, onu sildim, öyle kabul etti. Madem böyle bir denetim
mekanizması var, paylaşımlarda da, hesap açan kişilerde de olmalı. Artık nasıl
denetlerler bilmiyorum ama bu çığırından çıkmış düzene birileri dur demeli.
Ve belki de en önemli çözüm, seçici olunmalı.
Tabii ki
bu eleştirilerime instagramda kendi halinde paylaşım yapan, kendi gibi olmak
isteyen, sadeliğe derinlik katan, sağlıklı beslenmeyi teşvik eden,
çalışmasa bile birilerine faydası olan, düzgün bir Türkçe kullanan, kendisini
geliştirip üstüne de haklı kazanç sağlayanlar dahil değil. Onlar her zaman başımın
tacı.
Gani
Müjde’nin bir sözü var, çok da severim. Diyor ki “Gülmesini bilmeyen dükkan
açmasın.” Ben de gördüklerimden sonra diyorum ki “Egosu yüksek olan, Türkçe’yi
gelişi güzel kullanan, özgünlükten uzak bir şekilde tornadan çıkan ve haksız
kazançla para kazanmak isteyen hesap açmasın arkadaş.”



