Bir gün annemle memlekete gittik. Teyzemlerde kalıyoruz. Kuzenim saatimi çok beğendi. Ben o
zamanlar ilkokula gidiyorum, 7-8 yaşlarında bir şeyim. Kuzenim de benden iki
yaş küçük. 5-6 yaşlarında bir şey. İkimiz de çocuğuz yani. O diyor saati ben
takacam, ben diyorum saat benim ben takacam, çocuk aklımızla kavga edip
ağlıyoruz. Sonra büyükler bir orta yol buldu, biz orda kaldığımız sürece saati
kuzenim takacak. Gönlüm razı olmasa da peki dedim. Ankara’ya dönmeden önceki
gece annem bana “Kuzenin saatini çok beğendi, o senden küçük, üzülür, saatini giderken
ona verelim. Hem ablan sana yenisini alır” dedi.
Saatimi vermek istemiyordum. Yenisini de istemiyordum. Ablam zaten yeni almıştı. Daha saatime doyamamıştım. O gece, yorganın altında saatimin kapağını açıp fosforlu ışığına baka baka sabaha kadar ağlamıştım. Sabah olduğunda, otogara gitmeden önce ben salyangoz kapaklı saatimi kuzenime vermiştim ve annemle evimize dönmüştük.
Saatimi vermek istemiyordum. Yenisini de istemiyordum. Ablam zaten yeni almıştı. Daha saatime doyamamıştım. O gece, yorganın altında saatimin kapağını açıp fosforlu ışığına baka baka sabaha kadar ağlamıştım. Sabah olduğunda, otogara gitmeden önce ben salyangoz kapaklı saatimi kuzenime vermiştim ve annemle evimize dönmüştük.
O saati kuzenime verdikten sonra yol boyu ne düşündüm, ablam
bana yeni bir saat aldı mı hiç birini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım çocuk
kalbimin o saati bırakırken yaşadığı acı. Ve üzerinden seneler geçmiş, ben o
acıyı bambaşka bir duygu ve bakış açısıyla hatırlıyorum.
Bu nerden geldi aklıma? Bu sabah sosyal medyada bisiklet ile ilgili bir paylaşımı gördüğümde. Paylaşmak ile ilgili bir yazıydı. Sonu başka bir yere bağlanmıştı ama benim aklıma bu anı geldi.
Bu nerden geldi aklıma? Bu sabah sosyal medyada bisiklet ile ilgili bir paylaşımı gördüğümde. Paylaşmak ile ilgili bir yazıydı. Sonu başka bir yere bağlanmıştı ama benim aklıma bu anı geldi.
♥
Anne olduktan sonra annemi ve çocukluğumu daha sorgular
oldum. Annemin yaptığı hataları kendi çocuğuma yapmamalıyım, kendi çocukluğumda
yaşadığım üzüntüleri çocuğuma yaşatmamalıyım moduna geçtim. Annem o zamanlar
iyi niyetle ve yiğeninin üzülmemesi için, belki de teyzeme mahçup olmamak için benden saatimi vermemi istemişti ama diğer üzülenin
kendi çocuğu olduğunu fark edememişti. Belki de o saati vermeseydim, kuzenimin de
çocukluk anılarında çok beğendiği bir saatin arkasından hüzünle el sallamak kalacaktı.
Çocukken yaşadığımız ve içimizi acıtan ne varsa günün
birinde öyle ya da böyle karşımıza çıkıyor. Ve çocuk hayatımızda bize ne ekiliyorsa,
yetişkin hayatımızda onları kendimiz biçiyoruz.
Bundan bir sene öncesine kadar kızımı çocuk parkına götürdüğümde salıncakta sallanırken başka bir çocuk salıncağın yanına gelip beklediğinde, büyük bir mahcubiyetle çocuğumu salıncaktan indirip diğer çocuğun sallanmasını sağlardım. Ya da “Hadi biraz da kardeş binsin” diye sallanmanın en keyifli yerinde çocuğumun sevincini yarıda bırakırdım.
Bundan bir sene öncesine kadar kızımı çocuk parkına götürdüğümde salıncakta sallanırken başka bir çocuk salıncağın yanına gelip beklediğinde, büyük bir mahcubiyetle çocuğumu salıncaktan indirip diğer çocuğun sallanmasını sağlardım. Ya da “Hadi biraz da kardeş binsin” diye sallanmanın en keyifli yerinde çocuğumun sevincini yarıda bırakırdım.
Artık yapmıyorum. Çocuğumu, salıncaktan ne zaman inmek
isterse o zaman indiriyorum. Salıncağın başında bekleyip hadi indir artık diye
taciz bakışları atıp söylenen yetişkinlere gereken cevabı üslubumla veriyorum.
Kendisi isterse iner, sizin çocuğunuz da bu sürede kaydırağa ya da diğer
oyuncaklara binebilir diyorum.
Başlarda bana bile çok itici geliyordu bu davranışım.
Bencillik olarak bile algıladığım olmuştu. Ama artık çocuğumun keyif aldığı bir
şeyi başkalarının bölmesine izin vermiyorum.
Çocuğuma, salıncak doluysa ya beklemesini ya da parktaki başka
oyuncaklarla oynamasını teklif ediyorum. Salıncakta sallanma mutluluğuna
kendisini kitleyip, kaydıraktan kayma mutluluğunu kaçırmamayı fark etmesini sağlıyorum. Ve en önemlisi şunu öğrenmesini istiyorum. Hayat her zaman seni mutlu
edecek şeyleri, senin istediğin an önüne sermez, o olmadıysa başka mutluluk
kaynakları bulmalısın kendine. Ve bunu yaparken de biraz acele etmelisin. Yoksa
mutsuzluğun ağına takılıp, birilerinin seni gelip oradan çıkarmasını
beklersin. Ki o da acı verici bir bekleyiş olur. Tercih senin.
Parka gittiğimizde annemi de uyarıyorum. Kızımdan daha büyük
yaşta sallanan çocukların yanına gidip “Hadi sen in de kardeş sallansın”
demesini istemiyorum. Salıncakta sallanmak her çocuğun hakkı ama ne zaman
ineceğine mümkünse salıncakta sallanan karar versin diyorum. Hem zaten bir
çocuğun salıncakta sallanma süresi ne kadar olabilir ki? Hayatta
beklediklerimizle kıyaslarsak 5 dakika o kadar da uzun olmasa gerek. Bizimki de o
sürede kendisini mutlu edecek başka bir yol bulsun.
Artık asıl bencilliğin başkasının mutluluğunu bölüp kendi
mutluluğunu istemek olduğunu düşünüyorum. “Hadi senin çocuğun salıncaktan insin
de benim çocuğum binsin” diyen yetişkinin bu davranışını başkalarının haklarına,
tercihlerine, mutluluklarına saygı duymamak olarak görüyorum.
Sen in kardeş binsin dediğimiz çocuklarımız büyüdüklerinde paylaşım
pıtırcığı olmayacaklar. Yeri gelecek mutluluğunu gizleyecek, çünkü onu da almak
isteyebilirler. Yeri gelecek mutsuzluğunu gizleyecek, çünkü o mutsuzluğa
bakıp, birazını da bana ver diyenler olmayabilir.
O yüzden oradan bakınca bencilce görünebilen ama içten
bakınca kendi haklarına ve başkalarının haklarına saygılı insan olarak yetişmek
ya da öyle insanların yetişmesine katkıda bulunmak en güzeli bence.
Salyangoz kapaklı saatimi kuzenime kendi rızam ile vermiştim. Vermeseydim kimse bana kızmayacaktı. Ama belki de o yaştaki bir çocuğa annesinin yüklemiş olduğu “paylaşmalısın, yoksa karşındaki üzülür” baskısı baskın çıkmıştı. Vermezsem kuzenim üzülecekti. Ve ben aslında orda saatimi paylaşmadım, kapağını çok sevdiğim ve karanlıkta fosforlu ışık saçan saatimden vazgeçtim.
Salyangoz kapaklı saatimi kuzenime kendi rızam ile vermiştim. Vermeseydim kimse bana kızmayacaktı. Ama belki de o yaştaki bir çocuğa annesinin yüklemiş olduğu “paylaşmalısın, yoksa karşındaki üzülür” baskısı baskın çıkmıştı. Vermezsem kuzenim üzülecekti. Ve ben aslında orda saatimi paylaşmadım, kapağını çok sevdiğim ve karanlıkta fosforlu ışık saçan saatimden vazgeçtim.
♥
Paylaşmak ne derin bir kavrammış meğer. Ve içinden gelerek
yapıldığında nasıl da anlam kazanıyormuş. Cebindeki 50 Liranın 45 Lirasını ihtiyacı olan
birine verdiğinde, verdiğin 45 Lira değil, cebinde kalan 5 Lira seni mutlu edebiliyorsa
bir anlamı oluyormuş paylaşmanın. Necip Fazıl’ın da dediği gibi “Eğer tadını
bilirseniz, ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli” olabiliyormuş.
Demem o ki, paylaştığımız şey bazen vazgeçtiğimiz şey oluyorsa
ve bu birilerinin içini acıtıyorsa paylaşmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü öyle durumlarda paylaşmanın hafifliği, vazgeçmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilebiliyor.

